Kadınlar Arasında, Kadınlarla Baş Başa: İmtiyaz yahut Cici Kızlara Bir Roman

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

All the women of the world! Unite in Istanbul!

Sezen Ünlüönen’in geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları’ndan çıkan yeni romanı İmtiyaz yahut Cici Kızlara Bir Roman, mizahi bir üslupla okura “cici kızlar” arasında geçen bir hikâye sunan, yer yer yazarın ilk romanı Kıymetli Şeylerin Tanzimi’ni de hatırlayan çizgi dışı bir kitap.

Amerika, İtalya ve Türkiye arasında mekik dokuyan İmtiyaz yahut Cici Kızlara Bir Roman; Ekin, Lale Ela, Louis Martin, Charlotte, Jen, Gülistan Hanım, Eylem ve Dilrüba gibi farklı kahramanlar arasında gidip gelen, merkezinde bir doktora öğrencisi olan Nergis’in hikâyesini barındıran bir eser. Farklı kahramanlar üzerinden farklı mesele ve hikâyelere açılan romanın odak noktasındaki Nergis, anne babasının ayrılması üzerine kendisini daha önce hiç tanımadığı bir dünyanın içerisinde bulmuş, hayatın tüm zorluklarına bir başına, biraz da çevresindeki kadınların yardımlarıyla/desteğiyle direnmiş/direnmekte olan bir kadın kahraman olarak okurun karşısına çıkar. İmtiyaz her ne kadar cici kızlar için yazılmış bir cici kız hikâyesi olsa da aslında bu söylemin çok daha ötesine geçer, çünkü ortaya Nergis üzerindenbir direniş ve direnme hikâyesi çıkarır. Çevresindeki tüm güvenilir kaleler tek tek yıkılırken kendisini her seferinde bir başına ve alışık olmadığı bir ortamda bulan Nergis, hayata ancak dostlarıyla tutunur, hayata kaldığı yerden ancak onların yardımıyla devam edebilir. Bu noktada aslında anlatıcı tarafından dile getirilen tüm hikâye kendisini romanın son sahnesinde açıkça görünür kılar; ki bu sırada yaşananlar aynı zamanda romanın tüm özünü de içerisinde barındırmaktadır: Nergis, yakın arkadaşları Dilrüba ve Eylem ile omuz omuz şarkılar söyleyerek el ele İstanbul sokaklarında dolaşır. O sırada kendilerini içerisinde buldukları binlerce kadın hep bir ağızdan “Sokaklar bizim!”, “Geceler bizim!” diye haykırmakta, herkes birbirine destek olmaktadır. (Ünlüönen, 2019: 228). Bu sahne karşısında sinirleri boşalan ve bir an için yere çöküp ağlayan Nergis, hemen yanı başındaki arkadaşları Dilrüba ve Eylem’in desteğiyle tekrar ayaklanır ve kalabalığa karışır. Bu sahne o kadar kuvvetlidir ki birbirlerine destek olan, hakkını arayan ve birbirlerini kollayan kadınların ortaya ne denli kuvvetli bir birliktelik çıkarabileceklerini de açıkça gösterir. Cici kızlar, kendi direniş hikâyelerini bizzat kendileri yazarlar ve diğer herkes ancak birer seyirci olabilir. Tıpkı tüm İstanbulluların haykıra haykıra sokakları inleten bu kadın kalabalığını izleyişi gibi. (Ünlüönen, 2019: 226-228).

İmtiyaz yahut Cici Kızlara Bir Roman, bir dağılmalar ve yeniden bir araya gelmeler romanıdır desek kitabın ana örgüsünden çok da uzaklaşmayız, çünkü zamansal olarak Nergis’in hayatında yapılan sıçramalarla inşa edilen kitap, bize belirli kahramanlar etrafına örülü geniş bir hikâye çıkarır. Sözgelimi Nergis’in hikâyesinde kendisine ilk kez İtalya’da yer bulan Ekin, yıllar sonra yeniden İstanbul’da ortaya çıkar; veya sözgelimi Amerika’dan eski bir dost/âşık olan Louis Martin İstanbul’da düzenlenen bir festivalin gala gösteriminde bir ânda sahneye çıkar. İstanbul, istisnasız bir şekilde romandaki herkesin buluşma noktası olur ve çekim gücünü sonuna kadar kullanır. Herkes hayatı boyunca bir şeyler arar ve onu nihayetinde İstanbul’da bulur. Arayan aradığını İstanbul’da bulur. Louis kaybettiği aşkını, Nergis çeşitli nedenlerle farklı şehirlerde/ülkelerde vedalaşmak zorunda kaldığı dostları/sevgilileri/âşıklarını, Jen onca yıl başıboş dolaştıktan sonra arayıp bir türlü bulamadığı erkeği, Ekin ve Lale Ela birbirlerini, kısacası herkes hayatına yön veren ana damarı İstanbul’da bulur, bu da İstanbul’u romanın merkezine yerleştirir. Ne Nergis’in çocukluğunun geçtiği ve annesini arkasında bıraktığı Ankara; ne babası, üvey annesi/bir zamanlar dostu olan Jen ve kardeşinin yaşadığı Antalya; ne de doktorasına devam ettiği Chicago onun için büyük bir anlam ifade etmez. Bunların hepsi geçmişte kalan birer izlektir. Yeni bir hayata başlamak isteyen Nergis kendisini İstanbul’da kadınlar arasında, yeni bir serüvene yelken açmış ve yeni bir işe adım atmış bulur. Nergis’in tam da bu sırada kendisine geçici bir daire tutması önemlidir, çünkü bu durum onun hayatının ne denli oynak ve sağlam bir zeminden ne denli uzak olduğunun göstergesidir. Bir başka ifadeyle Nergis konar-göçerdir, onun ait olduğu bir şehir veya coğrafya yoktur. Kendisini ne İtalya’da ne Amerika’da ne de Türkiye’de bulur, ta ki yine roman sona erene dek. Her şey sona erdikten, Martin yurduna, Ekin Lale Ela’ya döndükten, evli evine köylü köyüne ayrıldıktan sonra Nergis kendisini kadınlarla çevrilmiş bir dünyada bulur. Nergis bu yeni dünyada etrafında sadece yakından tanıdığı ve bir hayatı paylaştığı insanları değil, sesine ses olan, haykırışlarını duyan, sebepsiz yere akan gözyaşlarını silen binlerce kadın bulur. Nergis’in o ân hissettiği duygu aslında onun bir anlamda evini bulduğunu, onun herhangi bir şehir veya mekâna değil, kadınlara ait olduğunu gösterir. Nergis’in evi kadınlardır ve o, ancak kadınlar arasında kendini bulur, köksüzlüğünden uzaklaşır. Tam da bu nedenlerle Nergis’in İstanbul’a gelişinde tuttuğu geçici daire önem arz eder ve roman boyunca onun nereden nereye geldiğini ortaya koyar. Başta ait olmadığını hissettiği bu şehir zamanla onun için bambaşka anlamlar taşımaya başlar. Romanla birlikte dönüşümünü tamamlayan Nergis, her şey nihayete erdiğinde artık çok daha farklı bir kişiliktir ve bunda İstanbul ile İstanbul’da buluştuğu kadınların ciddi bir payı vardır.

Değinilmesi gereken bir diğer mesele kitabın başlığından yola çıkarak İmtiyaz yahut Cici Kızlara Bir Roman’ın gerçekten “cici kızlara” dair veya onlara yönelik, en azından onların hikâyesini anlatıp anlatmadığıdır. Romanın ana kahramanı Nergis, iyi bir eğitimden geçmiş, “dillere destan Türk örf ve âdetleri” çerçevesinde ailesi ile birlikte büyümüş, birkaç dil öğrenmiş, dünya gözüyle dünyayı gezip görmüş bir kadındır. Çektiği fotoğraf ve yaptığı suluboyaların ona açtığı yeni kapılarla da hayatında önemli işlere imza atmış Nergis, kâğıt üzerinde hayatına dair hiçbir olumsuz yargıda bulunulamayacak bir kahramandır. Arkadaşları ile iletişimi de birçok açıdan yakın ve samimidir. Tüm bunlara rağmen aşk hayatında çeşitli sorunlar baş göstermekte, Ekin ile olan serüveni İtalya’da, Louis Martin ile olan macerası ise Amerika’da onu farklı şekillerde etkilemiştir. Bu ilişkilerin ilki karşı taraf, ikincisi ise kendisi tarafından çeşitli nedenlerle sonlandırılmış, devam ettirilmemiştir. Her ne kadar Ekin ile olan serüveni Nergis’i yıpratsa da romanın vardığı noktada o da “Ekin salağı” ile birlikte olmadığına memnundur. (Ünlüönen, 2021: 212). Nergis, her şeyden önce karşı taraf ile olan ilişkisinde bir denge, bir ortaklık arar. Ancak Ekin ona bu ortaklığı sağlamaktan oldukça uzak bir karakterdir, nihayetinde sessiz sedasız bir şekilde dâhil olduğu Nergis’in hayatından çıkışı da öyle olur. Romanın ilk yarısında (ilk 100 sayfalık kısım da denebilir) her şey sevda dolu bir yaz’ı imler, ancak sevda hiçbir zaman uzun soluklu bir serüvene dönüşmez. Louis Martin ise Nergis’in hayatında soru işaretleri, entelektüel kaygılar ve çeşitli sınıfsal/toplumsal endişelerle dolu bir maceraya işaret eder. Nihayetinde kısa bir süre için devam eden bu birliktelik (hatta belki bir uzun gece), zamanla Martin için büyük bir sevgiye dönüşse de aynı etkiyi Nergis’te yapmaz. Sonuçta bu ilişki oldukça Amerikanvari’dir. Güzel bir akşam yemeği, sağdan soldan girişilen kısa süreli sohbetler ve zevk dolu bir gecenin ardından herkes kendi yoluna gider ve kimse bunu yadırgamaz. (Yine de fırın tepsisinde gelen kahvaltı aslında Martin’in yarı mizahi bir şekilde içerisinde bulunduğu duruma rağmen Nergis için bir şeyler yapmayı arzuladığına, en azından denediğine dair bir gösterge olarak da okunabilir, Nergis’in aksine.) Daha sonraki buluşmalarda da bu göz ardı edilir, nihayetinde herkesin profesyonel bir kariyeri vardır ve kişisel ilişkiler bu profesyonelliği etkilemekten uzaktır. Nergis için her iki ilişkinin odağında da entelektüel bir birlikteliğin olduğu söylenebilir. İlkinde Nergis ve Ekin, İtalya’da müzeden müzeye koşar, kimsenin uğramadığı galeri salonlarında vakit geçirirler. İkincisinde ise Nergis, çoğunlukla Martin ve Charlotte ile filmlerden, kitaplardan, Olga Tokarczuk’tan ve daha nice meseleden bahsederler. Nihayetinde söz konusu bu iki birliktelik de Nergis’i ve onun hikâyesini farklı şekillerde etkiler. Reddetme ve reddedilmenin orta yerindeki Nergis, dışarıdan yapılabilecek müdahalelere karşı iyi kötü kendisine ait bir yaşam kurmayı başarır. Bu yaşam, onun kendini arama ve bulma serüvenini imler.

Nergis, kitabın başından sonuna dek hep bir arayış içerisindedir. Bu arayışın ne olduğu zamanla ortaya çıkmakla birlikte ipuçları romanın farklı bölümlerine dağıtılmıştır. Sözgelimi romanın başında maddi kaygıları olan Nergis, arkadaşlarıyla buluşmaya başladıktan sonra önce bunlardan kurtulur, daha sonra kendisini farklı bir dünyanın, farklı bir arkadaş ortamının içerisinde bulur. Karşılaştığı her bir kahraman onu farklı sorunlar üzerine düşünmeye iter. Ekin ile Lale Ela’yı tasavvur ederken de kızlarla baş başa dışarı çıkıp İtalyan çocuklarla eğlenirken de bu durumun izlerini görebiliriz. Bu sorunlara daha sonra sözgelimi “aile” de eklenir. Aile, Nergis için zamanla giderek derinleşen ve bir noktada hesaplaşılması gereken bir meseleye dönüşür, çünkü her nereye giderse gitsin aklında ailesine dair yeni sorular belirir, kendisini geçmişinden sıyıramaz. Nihayet ailesiyle yüzleşmeye başladığı nokta ise onun için dönüşümün başladığı ânı imler. Annesini ziyaret ettiği Ankara’dan sessiz sedasız, Gülistan Hanım’ı yine ihmal ederek dönmesi; ardından gittiği Antalya’da eski arkadaşı/yeni üvey annesi Jen ile buluşması; babası ile yeni ve daha önce tanık olmadığı bir serüven paylaşması, onun büründüğü yeni kişiliğe biraz hayranlık biraz kıskançlıkla tanık olması; tüm bunların üzerine kendisinden oldukça küçük, henüz emekleme aşamasında olan kız kardeşi Defne/Daphne ile buluşması onda daha önce alışık olmadığı bir etki yapar. Bunca zaman ihmal ettiği tüm bu kişiler, olaylar, gerçekler ona dünyanın ne kadar değişken ve hesap dışı/çizgi dışı olduğunu; her yaşamın kendi içerisinde ne denli sıra dışı ve tahmin edilemez olduğunu hatırlatır. Nihayetinde Ankara ve Antalya serüvenlerinin ardından evine geri dönen Nergis’in etrafındaki insanlara bakışı da olayları değerlendirme biçimi de kökten bir değişime uğrar. Bu değişim, onun yıllar boyunca ihmal ettiği kendisi ve kendi gerçekliğiyle alakalıdır.

Kendini bulma serüveninde önce erkek arkadaşlarıyla, ardından da ailesiyle yüzleşen Nergis, hikâyenin sonuna gelindiğinde yine kadın arkadaşlarıyla baş başadır. Onca deneyimin, hikâyenin, olayın ardından geriye sadece kadınların kalması bu noktada oldukça önemlidir, çünkü bize alışık olmadığımız bir manzara sunar. Aile ile bunca ilgilenen, ilk romanı Kıymetli Şeylerin Tanzimi’nde okura tamamen aile odaklı bir hikâye sunan Ünlüönen bu kez onu sadece bir fon olarak kullanır, merkezine kadınları koyarak ortaya bambaşka bir macera çıkarır. Bu yeni macerada da kendisini arayan kadın kahraman (Nergis), tüm hesaplaşmalarının ardından kendisine geri döner. İstanbul’da geçici bir süre için tuttuğu o kiralık daire, onun için yeni bir mabet olur.

Ünlüönen’in ikinci romanı İmtiyaz yahut Cici Kızlara Bir Roman’da benimsediği dil de yine çeşitli açılardan Kıymetli Şeylerin Tanzimi’ni hatırlatmakta, yazarın kendi dilini yaratma konusunda ne kadar kararlı adımlarla hareket ettiğini göstermektedir. Ünlüönen’in dili her şeyden önce ince bir mizahla yüklüdür. Bu mizah kahramanların konuşmalarında görüldüğü gibi birçok kez dile getirilen hikâyelerde de fark edilebilir. Her şeyin büyük bir ciddiyete büründüğü, en çetrefilli tartışmaların döndüğü zamanlarda da; en gergin toplantıların yapıldığı salonlarda da ortam bir ânda bu dil sayesinde yumuşatılabilir. Sözgelimi Nergis’in yıllar sonra babası ve Jen ile karşılaşırken hissettiği gerginlik de annesi ile baş başa geçirdiği birkaç gün boyunca duyumsadığı yalnızlık da okura aktarılırken dönüştürülür, araya yer yer her şeye farklı bir açıdan bakılmasını sağlayan mizahi unsurlar girer. Bu unsurlar salt hikâyeye eğlenceli bir şeyler katmak için ilave edilmez, aynı zamanda uzun yıllar farkına varmadığımız, camdan bir kulenin içinde dokunulmaz olarak addettiğimiz o büyük büyük gerçeklerin de aslında ne denli sıradan, ne denli komik, ne denli yıkılabilir olduğunu hatırlatır. Gerçeklerle yalanlar, gerginlikle rahatlama arasındaki bu hızlı gidiş gelişler de Ünlüönen tarafından inşa edilen bu mizahi dil vasıtasıyla kurulur. Söz konusu iki romanda da Ünlüönen’i bunca farklı kılan anlattığı hikâyelerden çok inşa ettiği bu dildir denebilir. Sezen Ünlüönen, ikinci kitabı İmtiyaz yahut Cici Kızlara Bir Roman ile ilk romanından alışık olduğumuz tavrını sürdürürken yazarlık serüveninin zamanla nasıl gelişeceğine dair de birçok ipucu veriyor. Ailenin kimi zaman merkezde kimi zamansa fonda yer aldığı; odağında kadın kahramanların yer aldığı; onların kendileri, çevreleri ve dünyayla nasıl bir bağ kurduğunu anlatan bu eserler, okura da Ünlüönen edebiyatının yoluna doludizgin devam ettiğini gösteriyor.