İhanet ve Hakikat: Türker Armaner’in Hüküm Romanı

Dilek Sarıboğa

1920 İstanbul’una, işgal altındaki şehre dönüş yapıyoruz. Hüküm romanı şehrin her boşluğundan farklı görüşlere ve ideallere sahip siyasi oluşumları karşımıza çıkarıyor. Bu siyasi oluşumlara bağlı teşkilatlar, suikast planları, şehirdeki casusluk ve istihbarat ağı romanın temeline yerleştirilmiş; bunlar sınırları kesik çizgilerle gösterilmiş bir harita üzerinde doğru yolu aradığımız hissini yaratıyor roman boyunca. İşgal kuvvetleri, İstanbul Hükümeti, Anadolu’daki milliyetçiler, Bolşevizm partizanları, İngiliz Muhipleri ve başka bağımsız teşkilatlanmalar bu haritaya yerleşmiş hâlde…

Roman, Seyit Bey’in jurnallenmesi sonucu yurt dışına kaçma girişimiyle başlıyor, peki casus kim? Nelson yıllardır takibi altında olduğu biri tarafından öldürüldü. Peki hangi teşkilat tarafından, katil kim? Bütün bu sorgulama hâliyle birlikte Hüküm, tarih romanı olduğu kadar bir casusluk, polisiye romanı olarak da okunabilir.

Roman, bizi işgal altındaki şehrin puslu, toz duman içerisinde kalmış havasını teneffüs ettirecek kuvvetle karmaşanın içine sürüklüyor. Mekânlar, kurulan ortamla ilgili verilen ayrıntılar, bir noktada okuyucuda yaptığı eylemin okuma mı yoksa izleme mi olduğundan tereddüt ettirecek kadar etkisini hissettiriyor.

“Sırtına aldığı minderle duvara yaslanıp sedirinde nargilesini içerken çayını gürültüyle karıştıran bir adam, henüz kalınlaşmamış sesiyle ocakçıya bağıran kahveci çırağı, camlara asılmış, telleri yer yer kırık hasır örtüler, çok şişman, sakallı, tavla-kâğıt oynanan masaların arasında yarı açık ağzıyla soluyarak dolaşan kahvehane sahibi, tütün, ter kokusu, erkeklerin sesleri, gıcırdayan ahşap döşemeler, buğulanmış camlar, yoldan geçen satıcının, ezanın sesi, sokakta hızlı adımlarla birer leke gibi yürüyen çarşaflı kadınlar, fesleriyle koşuşan çocuklar, arabalar… (s.20)

Romandaki film karelerine benzer mekân kullanımı olayların çarpıcılığını güçlendiriyor ve hatta yer yer onların önüne geçiyor. Bulunulan ortamlar; evler, restoranlar, kahvehaneler, işyerleri, eğlence yerleri ve bilhassa yolculuk yapılan arabalar ve vapur iç ve dış detaylarıyla, bazı mekânlar da adresleriyle karşımıza çıkıyor.  Mesela Tepebaşı’nda Le Globe adlı çok katlı eğlence yerinde dönen gizemli casuslukları, Galatasaray Pasajı’ndaki Kievski Lokantası’nda Bolşeviklerin yaptığı toplantıları, Galata’da Saint Pierre Hanı’ndaki iş merkezini ve dönemdeki büroların gündelik iş hayatını, Fatih’te sokak aralarında kalan kahvehaneleri ve oradaki teşkilatların yaşamını takip ederek 1920 İstanbul’unda bulunmayı neredeyse deneyimlemiş gibi hissediyoruz.

Bu dönemde İstanbul yaşamında bir yandan İngiliz işgal kuvvetlerinin şehirde giriş çıkışları kontrol altında tutması, şehir genelinde uygulanan sokağa çıkma yasakları ve hatta bu kısıtlamalara uyum sağlamayı öğrenebilmiş ve eğlence anlayışını bile bu yasaklara göre yeniden tasarlayan İstanbul halkı mevcut. Halil’in vakit geçirdiği eğlence mekânlarının, sokağa çıkma yasağının başladığı saatlerde konaklamaya uygun olması da işgal döneminde apolitik kalabilmiş ve hayatını kısıtlamalara uydurarak geçirebilen ayrıcalıklı bir zümrenin varlığına işaret eder.

Bu noktada romanın merkezindeki isimsiz teşkilata Ömer ve Halil’in katılma sebebini sorgulamak gerek. Her ikisi de yurt dışında tahsil görmüş, ailelerinin kendilerine sundukları imkanlarla yaşayan, siyasi hiçbir faaliyete katılmamış ve buna ihtiyacı da olmayan insanlar. Genele göre ayrıcalıklı bir zümreye mensup olan insanı siyasi bir oluşuma katılmaya, hatta casusluk yapmaya sevk eden ne olabilir?

“Böyle durmaya devam edersem, diye düşünmüştü Halil. Her durumda varlığını sürdürebilen bir böcekten farkım kalmayacak. Suya sabuna dokunmayan yazılar yazacağım, istediğim kitapları okuyacağım, plaklarımı dinleyeceğim, resimlerimi inceleyeceğim, hiçbir zaman bağlılık hissetmemiş olduğum ailemden kalanlarla yaşayacağım ve şikâyet, durum ne olursa olsun yalnızca şikâyet edeceğim. Tarihe, bu şehre ve atalarına yapışmış bir asalaktan farkım kalmayacak.” (s.49)

İsimsiz bir teşkilatın parçası olup, kim için ne amaçla olduğu belirsiz görevleri yerine getirmek, yalnız faydalı ve mühim bir vazifenin parçası olmanın vereceği tatminle yapılabilir. Hükümetin zapt edildiği bu baskı döneminde birçok teşkilat oluşmuş ve bu teşkilatlar farklı ideallerini gerçekleştirebilmek adına faaliyet göstermiştir. Ama bu idealler arasında ortaklık yaratacak niyet, baskın gelme arzusudur. Nasılsa yıkıntıda olan hükümetin üzerine yeni bir iktidar kurulacağı ve kazananın kahraman olacağı belliyken; bir yandan bu ideallerin yanında, kahramanlığa sahip olmanın da siyasi çekişmeye dair bir mesele olduğundan bahsedebiliriz.

Siyasi oluşumların bu çıkarlarını da göz önünde bulundurduğumuzda Hüküm romanı tarihte yaşananlara ve tarihin yazdıklarına farklı bir gözle bakmamıza imkân sağlar. Romanda vaka zamanı işgalcilerin, milliyetçilerin, İstanbul Hükümeti’nin, Bolşeviklerin ve romanda bahsi geçen teşkilatın aralarındaki mücadele, sabotajları, suikastları neticesinde her şeyin her an değişebildiği bir döneme isabet eder. Yani kimsenin henüz bir sıfatı yokken her an her şey olabilecekleri bir belirsizlik hâkimdir. Romanın en çok işaret edilen önermesi de “kahraman” ve “hain” arasındaki belirsizliğin tarihte yaşananların neticesinde ortaya çıkacak olmasıdır.

“Şu anda ihanetin bile askıya alındığı dönüm noktasındayız. Toz duman dağılınca galip gelen diğerlerini hain ilan edecek; başarılı olmazsa da bir başkası onu aynı biçimde işaretleyecek. Siz iktidarı kurup da hain ilan edilen birini biliyor musunuz?” (s.86)

Buna göre hain ve kahramanı birbirinden ayıran şey yalnızca kazanan taraf olup olmamakla ilişkilidir zira gücü eline alan taraf artık kendi düzenini kurup kendisi dışındakileri hain ilan edecektir. Çünkü bir vatanı kurmak ve sınırlarını belirleyip zemine oturtabilmek için vatan hainlerini de tayin etmek gerekir. Kahraman ve hain kavramları arasındaki bu geçişkenlik tekrar tekrar vurgulanır.

“Ciltçi dalgınlıkla sayfaların yerini de değiştirebilir, demişti. O zaman bambaşka bir kitap olur… Biri uzun uzun hain diye tasvir edilir, ‘ihanet ettiği’ anlatılır, başta olması gereken bir sayfa romanın sonuna karışınca aynı kişinin ne kadar güvenilir, ‘doğruluk timsali’ olduğunu okuruz. (s.30)

Armaner, hain ve kahraman arasındaki geçişkenliği bu şekilde yansıtırken bir yandan tarihin ve tarih yazımının üzerine düşünmemizi sağlar. Güvensizlik, temkinlilik ve ihanete her an her koşulda hazır olabilmek  Halil ve Ömer’in arkadaşlık ilişkisinin zayıf noktası olur. Arkadaşlıkta karşılaşılan bu meseleler, işgal altındaki bir devletinin vatandaşlarının yaşayacaklarının izdüşümü gibidir. Böyle bir zamanda kimsenin tümüyle güvendiği biri olamaz, olsa da güvendiğinin akıbetini belirleyemez. Tarih her zaman yaşanan olaylardan beklediğimiz neticeleri vermez:

“Amaçsızca, hedeflediği bir yer olmadan kentin sokaklarında yürüyen kişi eğer bir aylak gibi hareket ediyor değilse her sokakta kendisine dikkat edenlerce belirli bir yere gidiyor gibi kaydedilir. Tarih de böyledir. Her kesitinde, onu sadece kısmen gözlemlemeye muktedir olduğumuz için tarihi olguların bir yere doğru devindiğini vehmederiz. Oysa tarih, kendini gizleyen bir aylaktır.” (s.27)

Roman, genel itibariyle bahsettiğimiz teşkilatın bünyesine katılarak Ömer olarak isimlendirilecek kahramanın, ardından Ömer’in teşkilata katılmasına aracı olduğu Halil müstear isimli arkadaşının teşkilattan aldıkları talimatların üzerine kurulu. Halil ekseninde gelişen kurguda Halil’in kahramanlıktan hainliğe giden kaygan yol üzerinden kendi gerçekliğini arama sürecine şahit oluyoruz. Türkiye tarihi üzerinden işaret edilen bu iktidar mücadelesi, bir yandan dünya üzerindeki büyük çarkın yansıması olarak gösterilirken bir yandan Halil gibilerin hükmünü kimlerin verdiğine dair sorular soruyor.

Türker Armaner romanda, okuyucuyu vatanseverlik- vatan hainliği, kahramanlık-düşmanlık gibi kavramların; tarihin yaşananlar mı yoksa yazılanlar olarak mı kabul edileceği gibi meselelerin üzerine düşünmeye itiyor.

Abdullah Ezik’in Sanat Kritik Söyleşileri kapsamında Türker Armaner ile yaptığı söyleşiyi buradan izleyebilirsiniz.