Heykelin Gözü: Türker Armaner’in Dalgakıran’ı

Slideshow

no images were found

Esin Hamamcı

esin.hamamci@sanatkritik.com

Türker Armaner edebiyatında, felsefe ile kurduğu ilişki metinlerine yansır. Onun eserleri bir bütünlük içinde “var-olma”, hatta “yok-olma”yı sorgular. Kavramların belirginsizleşmesi, var olanın silinmesi, mekânın tanımını değiştirir. Aidiyetsiz öyküler, Türker Armaner’in belki de Bergen’deki “doğa içinde” geçmiş hayatının bir yansıması. Vapurlar, rıhtımlar, denizler, dalgalar, adalar, iskeleler… Kıyıdaki doğa hayatı, Dalgakıran’da bir mekân arayışına dönüşür. Dalgakıran’daki karakterler için bir ev, bir yurt benimsemek kolay değildir; isimlerinin olmaması, kök salamamalarını pekiştirir. Mekân, zaman ve şahıslardaki belirsizlik yersizyurtsuzlukun altını sürekli çizer. 

Türker Armaner’in Dalgakıran’ında, yere sağlam basmayan karakterleri, nerenin içerisi nerenin dışarısı olduğunu anlayamadığımız bir “eşik”te sallanırlar. Sistemin tamamen dışında, bir “dalgakıran”ın korumasında güvende olduğu, sonrasında ise bir “sis” bulutunda kaybolduğunu görürüz. Bu yok olma, aynı zamanda kendini yeniden var etmedir. Kitabın son öyküsünün son iki sayfalık bölümü Dalgakıran’daki tüm öykülere bir son çizer, bir bütünlük oluşturur.

Yersizyurtsuz olmak, bir yazar için kendini dünyadan soyutlarken, yazarın “ev”i olan “dil”e sığınmaktır belki de.. “Evinde” mutlu olan bir yazar için ikinci seçenek de, dilde kendine ait bir “üslup” yani kendi “yuva”sını oluşturmaktır. Türker Armaner, kendine ait bir anlatı dili oluşturur ve bu anlatı dili bize Bilge Karasu’yu anımsatır. Şu kelimelere dikkat edelim: ürkü, devinim, tasım, çatışkı, ilinek, erk, gürz… 

Dalgakıran’ın yağmurlu bir günde martı sesleriyle, denizin kıyısında bir vapurun düdüğüyle başlayan öyküleri, kitabın sonuna doğru bir kentin içine hapsolur ve burada yersizyurtsuz kalan karakter bir sis bulutunun içinde kaybolur. 

Eşik hikâyesinde sevgilinin varlığ hazdır çünkü haz, arzu nesnesine bağlı mutluluklardır. Sevgilisinden kopamayan karakter hazzı böyle tanımlar. Aynı zamanda haz, yalnızlıktan koruyan küçük mutlu anlardır. Uyku ile uyanıklık arasındaki karakter mekân kavramını ortadan kaldırır. Hikâye rüya ile başlar, kentte yürürken devam eden “görü”lerle bulanıklaşır, zaman yavaş yavaş kaybolur. Kentte onunla yürümeye devam ederiz, ta ki eve gelene kadar. Ancak o sadece sevgilisiyle sevişip uyumak, düş görmek ister:

Çok az kadın bir adayı andırır, kıyılarına ulaşır, çevresinde dönersiniz, her köşesinin devinimi ayrıdır, yönünüzü şaşırır, sadece ısıyı ve ıslaklığı izlersiniz, sıcaklık saatler boyu gittikçe artar, sonra birden fırtına kopar ve yerini bir dinginliğe bırakır. (10)

Dışarıdayken herkes ona bakmaktadır, o ise hiçbir şeye odaklanmaz. Sokakta yürürkenki tek başınalığıyla adeta rüyada dolanır gibidir, evi ise onu uyandıran bir zil. Donuk bir dünya yaratılır. Uyanık olan tek şey bilinçtir:

Meydan, kent, insanlar, sesler, dokunmak, yazmak, dünyanın tümü devinimsiz bir yontu olarak göründü gözüne. Katılaşmış, çevresinde dolaşabileceği, dokunmasının yasaklandığı, giderek tek biçime dönüşen bir madde. (12)

Dalgakıran, yetimhaneden atılmış bir kızı ve onunla karşılaşan karısını öldürmüş bir adamı anlatır. Bu adada iki saat yürüyen adam kimseye rastlamaz: bir meczup dışında. Delirmenin eşiklerinde dolaşan bu hikâye bir adada geçmektedir. Tüm bu çerçevelenen, alıkonulmuşlukların dışında kalan, bütünün peşinde olduğu bu ada, güvenli alan oluşturur:

Güvenli bir mekânın içi, güvensiz bir mekânın dışıdır, dirimden kopmamak için böyle bir yere tutunursunuz. (25)

Kız, yetimhaneden atılmıştır. Yazmayı çok sever, bir tek edebiyat hocasıyla iyi anlaşır. Bir gün bir oyun yazar ve müdür tarafından inançsızlıkla suçlanır. Oyun, hikâye içinde ayrı bir çerçeve anlatı oluşturur. Bu çerçeve oyun Konstantinos, Euphrosina arasında geçer. Burada konuşan deniz, Dalgakıran’ın atmosferini çok güzel yansıtan bir parça oluşturur:

Deniz: (Dalga ve yağmur sesleri. Alto sesli bir kadın sahnenin dışından konuşur) Hem sarayı, hem de manastırı bilirim. Devinim, renkler, sesler, sessizlik, karanlık benimdir. İnsanları yutar, tanrıçaları doğururum. Adaları karadan ayırır, toprağı adaya dönüştürürüm. Ölüler derinliğimde çürür, insanlar benim için soyunur. İçime girenlerin her yerine dokunur, haz verir, mutsuz kılarım. Her beden içime girdiğinde onunla birlikte ben de ürperirim. Yüzeyim, derinliğimle birdir. Bazen limanlarını benden sakınmak için dalgakıran yaparlar, oysa her güvenli mekân bir şiddeti örtmek için inşa edilir. İnsanlar esrarı hep kendi küçük beyinlerinde ararlar; bilmezler ki, deniz bir gözdür, açılır, bir daha kapanmaz.

Deniz, isimsiz karakterlerle eşleşir. Var olmak meselesi üzerinde döner dolaşır ve her hikâyede karşımıza çıkan heykelin gözünde insanlar yeniden oluşur. 

Dalgakıran başlangıçta yukarıdaki alıntıdaki gibi ne kadar büyülü, bilinmez bir atmosfer yaratıyorsa da hikâyenin ortasından itibaren her şey belirginleşmeye başlar. Bu geçiş hızlı olduğundan hikâyenin temposunu zorlar. Birden kendimizi başka bir dünyada bulmuş hissederiz. Zaman, mekân isimleri belirginleşir, sürekli uyumak isteyen karakter uykudan uyanır. 

Kolera salgınının anlatılmaya başlandığı hikâyenin devamı, yeniden “yer”i sorgular. Şehirden kaçanlar, geri dönemeyenler, döndüklerinde hiçbir şeyi eskisi gibi bulamayanlar… Her şey yeniden aidiyetsizliğe işaret eder:

Hiçbir işe yaramayan zabıtlar tutuldu, koleranın hızı da kesilmemişti. Jandarma komutanıyla, polis komiseriyle karantinanın dışına çıkma imkânları üzerine konuştum. Nihayet, karı koca sağlıklı olduğumuza dair rapor aldığımız takdirde semtten ayırabileceğimizi söylediler. Bunda dükkânımın yanmasının, zanlıların yakalanması için kıllarını kıpırdatmamış olmalarının da payı vardı. Gerekli belgeleri topladık, üç beş parça eşyayla kendimizi koleranın ve bizi hastalığın müsebbibi sanan koleralıların dışına, şehrin içine attık. (68)

Sis Bileti hikâyesi Dalgakıran kitabının son hikâyesidir. Bir eşikten geçen, kırılan dalgalarda korunan karakterler bu hikâyede büyük bir sis kitlesinin içinde kaybolur:

Birbirine karışmış insanlar, arabalar, caddeler arasında, göremediğim, ama orada olduğunu bildiğim binaları varsayarak hedefime, konuşabileceğim, sorabileceğim, sığınabileceğim bir insana yaklaşıyordum. Kollarımın, omuzlarımın sürtündüğü ağaçları, kahveleri, büfeleri, sinemaları, dükkânları tanıyordum…. Kaldırıma oturmuş, sisin içinde kimseye görünmeyeceğimden emin, ağlıyordum. (100)  

Ritmin arttığı, olayların hızlandığı bu son hikâyenin son bölümü, bütün hikâyeleri birleştirir, hepsine aynı sonu yazar. Her bir hikâyeye sirayet eden yabancılaşma hissi bu son bölümde martılarla, dalgalarla, denizle birleşir:

Bazı martılar, dalgakırana atılmış bir et parçasıymışım gibi, sakınmadan alçalıyor, kanatlarını açıp üzerimde daireler çiziyor, bağırarak bulundukları yeri bildiriyorlardı. Sürünerek karaya çıkmanın yolunu bulabilirsem, karıştıracağım bir çöp tenekesi, ısınacağım bir inşaat, lanetim parlak geleceklerini söndürmesin diye tiksinerek önüme para atacak kişilere rastlayabilirdim. Hiçbir sorumluluğum yoktu, hesap soracak kimsemin de olmadığı gibi. (114)

Mekânın güvensizliğinde ilerleyen Dalgakıran hikâyelerinin karakterleri, kendine bir “yer” ararken tamamen kaybolur. Sabah ve akşam, gündüz ve gece parçalanıp tek bir yere (denize) dökülür. Herkesi oraya çağırır, oraya çeker. Issızlığında kaybolan hikâyelerin insanlarını izleyen heykelin gözü ise daima üzerimizdedir.