Her Başlangıç Kendi Sonunu Yaratır: Türker Armaner ve Tahta Saplı Bıçak

Slideshow

no images were found

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@gmail.com

Hayata neresinden başlarsan başla, sonu hep aynıdır, keskin ve ölümcül. Oysa bir kitaba neresinden başlarsan, sonu ona göre değişir; çünkü her başlangıç, kendi sonunu yaratır. Türker Armaner Tahta Saplı Bıçak’ta hem hayat kadar şaşırtıcı hem de nereden geldiği belli olmayan bir kriz kadar beklenmedik bir şey yapar. Okuyucuyu irkiltir, onun kanını dondurur ve vahşetiyle bir anda tüm dikkatleri üzerine çeker. O, arka planında birçok farklı anlam yüklü, kimi felsefi tartışmalara da zemin hazırlayan ve onları yeniden gündeme getiren oldukça ilgi çekici bir dünyayla okurları kendi dünyasına çeker.

Çerçeve hikâyesi yaklaşık 20 saatlik bir zaman dilimini kapsayan Tahta Saplı Bıçak, kendi içerisinde farklı zamanlara giden, özellikle II. Dünya Savaşı’nın en çalkantılı dönemlerini okurlara derinden hissettiren bir kitap. Öyle ki okur, adı ile müsemma Münevver Hanım aracılığıyla 1939 yılının Almanya’sına, aslında da derine, Almanya’nın kalbine, Berlin’e taşınır. Berlin bu dönemde öyle bir Berlin’dir ki yaklaşan savaşın, amansız kıyımların, insanlık dışı uygulamaların giderek daha da yakında hissedildiği bir yer, hatta insanlığın öldüğü yerdir. Tüm bu olacaklardan habersiz olan Münevver Hanım ise geleceğe umutla bakmaya çalışan, tek gayesi ailesine/ülkesine/geleneklerine/Türklüğüne hizmet etmeye çalışan bir karakterdir. Ama nihayetinde hayat, hepimize beklenmedik sürprizler hazırlar ve John Lennon’ın da dediği gibi, başımıza hiç planlamadığımız işler açar.

Tahta Saplı Bıçak, temelinde bir ailenin romanıdır. Münevver Hanım, Nigâr Hanım, Nuri Bey ve diğer erkek kardeş ile onun ailesinin hikâyesini okurla buluşturur; ancak bu buluşma, zaman içerisinde kitaba eklemlenen karakterlerle çok daha geniş bir coğrafyaya açılır, bünyesine kattığı hayali yerlerle sınırlarını aşar. 

Tahta Saplı Bıçak, her bir karakter üzerinden farklı bir meseleyi gündeme getirir. Bu meseleler kimi zaman öyle çözümsüz düğümlere dönüşür ki okur da en az karakter kadar kendisini kapana kısılmış bulur. Bu süreçte karakterin bunalımı ile okurun bunalımı iç içe geçer. Zira romanın ele aldığı meseleler o kadar evrensel ve günceldir ki, her devir ve koşulda kendisine yer bulabileceği söylenebilir. Münevver Hanım üzerinden gündeme gelen kimlik sorunsalı ve kişinin bizatihi kendisi üzerine düşünerek varlığını anlamlandırması önemli konulardan birisidir. “Kırk yıl önce kendi hayatını belirlemenin yolunun kimliğini kurmaktan geçtiği kanaatine varmıştı. Aynadaki aksine sorduğu soru da bir cevaba değil, başka bir soruya ‘Ben kimim?’ sorusuna yol açıyordu.” (65)

Münevver Hanım’ım kimlik ve benlik meselesi üzerinden sorduğu soru, kitap boyunca yeniden gündeme gelir. Bu şekilde aslında sorusuna farklı pencerelerden bakmayı da dener Münevver Hanım. Kişi, yalnızca kendisiyle var olamaz, ona etki eden bir toplum, millet, aile, eş, dost vs. gibi unsurlar da söz konusudur. Bu sorunun cevabı belki bir yerde her şey nihayete erdiğinde veya en azından ermek üzere olduğunda verilebilir. Çünkü insanın bunu tam anlamıyla idrak edebilmesi için tüm ömrünün mukayesesini yapması gerekir, ki bu da kabul etmek gerekir ki bir hayli zaman alabilir. Kimi durumlarda bir ömür dahi bunun için yeterli olmayabilir. Zira artık metnin sonuna yaklaşıldığında Armaner bize peşinde olduğumuz bu sorunun cevabını da verir. Kimseye duyurmadan, usul usul: “Münevver aynaya bakıyordu, ama aynadan ona bakan kimse yoktu.” (172)

Münevver Hanım’ın kimlik sorunsalı, 40 sene evvel belirlemeye ve kazanmaya çalıştığı kimlik, zamanla onu bambaşka dünyalara sürükler. Sâdık Bey ile, Leopold ile, Erkan ile gelip geçen geçen yıllar, bir yanda anne babanın tartışmaları, bir yanda ülke sorunlarıyla bambaşka mecralara genişler. Türkiye’den Almanya’ya doğru genişleyen, sürekli kendisine bir durak arayan bu hayat, kendisine bir yerde Karanca’da karşılık bulurken mekânın hayali oluşuyla Münevver Hanım’ın gerçekliklerini çarpıştırır. Onun kendisini ve kendi kimliğini arama çalışması hep bir beklentiyle, hep bir onaylanma çabasıyla, hep bir başkasını memnun etme gayretiyle kesintiye uğrar. Bu, kimi zaman hayatına giren erkekler olur, kimi zaman ailesi, kimi zaman çevresindeki aleni insanlar. Nihayetinde değişmeyen tek şey aslında zamanla bu kimliksizliğin bir kimliğe dönüşmesi, Münevver Hanım’dan geriye soğuk bir karakterin kalmasıdır. Çünkü ondaki bu soğukluk kendisini farklı koşullarda gösterir. Kız kardeşi Nigâr Hanım’ın evliliği yıkılırken de darbe olurken de yobaz kasabalılar para pul uğruna her şeyi talan ederken de tek düşündüğü kurtarabildiğini kurtarmak, tüm bu olaylardan bir biçimde uzaklaşabilmek, Erkan aracılığıyla son bir kez olsun onaylanabilmek, her şeye değdi iltifatını duymak, kapanıp kaldığı evde yaşamını sürdürebilmektir.

Korkular romana yön veren en temel dürtülerden birisidir, her karakter kendi içerisinde başka bir korku taşır ve onu görünür kılmaktan, hata zayıflığını göstermekten kaçar. Münevver Hanım İstanbul’a döner dönmez önce mektup, ardından telgrafla ulaşmaya çalıştığı Leopold’la ilişkisinden daha sonra ürker ve kendisini geri çeker; bundan kimseye de bahsetmez. Nigâr Hanım ilerleyen yaşta bir koca bulduğu için acele ederek oldukça uyumsuz biriyle evlenir, ardından boşanmak zorunda kalır. Bu bekâretini geç kaybedişin mutsuz evliliğin nedeni olduğu dahi düşünülür, sanki her şey önceden belirli bir zaman aralığıyla işaretlenmiş gibidir. Nuri Bey, bir taşra kentinde taşralı bir kadınla evlenir ve onun hamile olduğunu öğrenince apar topar İstanbul’a taşınır, zira oğlunun taşrada doğmasını ve annesi gibi taşra ağzıyla konuşma ihtimalini kaldıramaz. Erkan, taşra güzeli, annesinin aksine daha az yobaz olan ve karşı cinsle konuşma cesareti gösteren Emine ile olan birlikteliğini herkesten saklar, Emine de; zira babası Celep Ali ile kardeşi pek tekin kişiler değildir. Sâdık Bey uzun uğraşlar sonucu ilerleme katettiği fabrika inşaatının kesintiye uğramasından, Serdar’sa yılandan korkar. Herkes bir şekilde korkularıyla var olur, onları bertaraf etmeye çabalar ve nihayetinde dönüp dolaşıp onların kucağına düşer. “insan korkularının üzerine gittiğinde yok edemezse korkusu onu yok ediyor,” (101) 

İnsanoğlu geleceğe dair neden bu kadar kördür; veya kör müdür yoksa kör gibi mi davranır? Sözgelimi milyonlarca insan Almanya’dan yükselen dumanları, bir süre sonra tüm Avrupa ve hatta dünyayı ateşler içerisinde bırakacak o devasa yangının dumanlarını görmedi mi? Yoksa görmezden mi geldi daha kolayına kaçıp. Akın akın onca insan tutuklanır; sırf farklı bir dil, din ve ırka mensup diye katledilir; ondan geriye kalanlar bir şekilde belirsizliğin içerisine düşerken neden kimse bir şey yapmadı? Takvimler 1939 senesini gösterdiğinde, II. Dünya Savaşı’na sayılı günler kala neden hâlâ tüm dünya hiçbir şey yokmuş gibi davrandı; daha sonrasında ise neden herkes bana bulaşmadığı sürece sorun yok diyerek kendi hududun arkasına çekildi? Tüm bu suçlardan sadece eline kan bulaşanlar mı suçlu; tetiği çekme emrini veren tetiği çekenden nasıl ayırt edildi ve aklandı? İşte tüm bunlar, 1939 senesinde, savaşa ramak kala Almanya’ya öğrenim için gönderilen Münevver Hanım üzerinden metne taşınan sorulardır. Tüm bu vahşet gözlerimizin önünde gerçekleşti, gerçekleşmeye devam ediyor ve görünen o ki gerçekleşecek de. Bir yerde insanoğlunun tüm kurtuluş umutlarını tüketen bu durum da nihayetinde romanda kendi hududuna çekilen, “vatanı ekmeksiz bırakan ancak erkeksiz bırakmayan” İsmet Paşa ile başka bir yere çekilir ve aslında Türkiye’nin de sınırlarını aşar. Tüm dünya, kapının önünde milyonlar ölürken sürgüyü iyi çekip çekmediğini kontrol eder yalnızca.

Anton Çehov, “Eğer bir sahnede duvarda asılı duran bir silah varsa o mutlaka patlamalıdır,” der. Aslında Tahta Saplı Bıçak’ın tüm hikâyesi de budur. Kitapta metin boyunca görülen, yazar tarafından da sık sık görünür kılınan tahta saplı bir bıçak vardır, kitaba da adını veren. Metnin sonuna gelindiğinde o bıçak iyice bilenir ve işlevini yerine getirir. Burada gerçekleşen cinayet, romanın kalbinin sökülmesi, romanın merkez noktasının tarumar edilmesidir. O âna kadar içerisinde hep bir umut besleyen, belki bir şeylerin daha farklı olmasını sağlayacak biriyle tanışmayı bekleyen okur, böylelikle çok daha farklı bir yere doğru evrilir. Sanki birden Torino Atı’nın ortasında buluruz kendimizi, bitimsiz bir davada, çözümsüz bir tekrarda, Nietzche’nin kırıklıklarında. Bu noktada sanki biz başka bir dünyaya, beklediğimizden çok daha farklı bir dünyaya doğru yola çıkarız. Sanki cennete gitmek istemişiz de kendimizi cehennemin tam orta yerinde bulmuşuzdur. Sanki kendimizi denizin serin sularına bırakmak istemişiz de kuma saplanıp kalmışızdır. Sanki uçmak için bir yamaçtan atlamışızdır da kanadımızın olmadığı sonradan aklımıza gelmiştir. Öyle keskin, öyle sancılı, öyle geleceksiz bir durum. Üstelik bu bıçak öyle keskindir ki, karşısında tanrı olsa, onun boğazını bile sekmeden kesebilecektir. Zira iyi okur bilir, iyi yazarın bıçağı keskindir, pardon, kalemi.

Her şey nihayete erdiğinde nereye gideriz? Kimse bu sorunun cevabını bilmiyor. Peki her şey nihayete erdiğinde geride ne bırakırız? Bu sorunun cevabı ise kişiden kişiye değişiyor. Sözgelimi Münevver ve Nigâr Hanım kendi sınırları içerisinde yaşayan ve onları zorlamayan, artık zorlayacak güçleri de olmayan kimselerdir. Sınırları bir şekilde çizilmiş, çevresindekilerle, hatta yobaz kasabalılarla bile ortak bir zemin üzerinde anlaşılmıştır. Nuri Bey dahi kendisine taşralı karısı ve oğlu Suat ile sınırları belirli bir hayat kurmuştur. Bu sınırları genişletmek isteyen yalnızca Suat ile Serdar’dır. Her ikisi de bulundukları durumun can sıkıcı yanlarını görür, bunun için sık sık kasabadan uzağa, denize doğru giderler. Zira engin deniz onlar için sonsuz maviliğe karışma, insanlardan uzaklaşabilme imkânı demektir. Her ne kadar Serdar’a kıyasla babası tarafından daha kısıtlı bir hayata sahip olsa da Suat da bu özgürlüğün peşindedir, yer yer Serdar ile bu duygunun peşine takılır. Dolayısıyla anlatı boyunca çizilen tüm sınırlar, herkesi kapsar. Bu sınırları aşmaya çalışan iki kişi de açıkça işaretlenir, onlar, korkularını yenmeye çalışan, yaşadıkları toplumun zayıflıklarını gören kişilerdir. Yazarın onları işaretleyişiyse çok daha keskin, çok daha sert ve amansız bir biçimde olur, ki bu, romanın sonuna varıldığında metnin en uç noktasını oluşturur.

“Vahşet” bu metnin en temel sorunlarından birisidir. Bu konuda hem toplumsal bir vahşetten hem de kişisel kıyımlardan söz edebiliriz. Gerek olayların merkezindeki toplumlar gerekse daha arka planda ve korunaklı dünyasında yaşamını sürdüren topluluklar üzerinden bu mesele farklı biçimlerde ele alınır; ancak tüm mesele bundan ibaret değildir, tüm insanoğlunun bir de kendi elleriyle bizatihi istediği kişisel kıyımlar, kişisel vahşet örnekleri vardır. Tahta Saplı Bıçak’taki  meselelerden birisi de budur. Bunu romandaki her bir karakter üzerinden farklı bir biçimde okumak mümkündür. Oldukça zor zamanlardan geçen, yaşamları boyunca birçok kıyım ve savaşla yüzleşmiş bu karakterler, kişisel yaşamlarında da çok başarılı olamamış, istediklerine tam anlamıyla ulaşamamışlardır. Münevver Hanım’ın ilişkileri ayrılıklarla sonuçlanmış, Nigâr Hanım’ın geç yaştaki evliliği hüsranla bitmiştir. Ailenin kendisinden ve çekirdek yapısından bahsedilen tek bireyi olan Nuri Bey ise birçok kez küçümsenmiş, aileye taşralı birini soktuğu için kınanmıştır. Onun eşi Emine, ne kadar çabalarsa çabalasın taşra ağzını terk edememiş, köylülüğünü bir şekilde hep göstermiştir. Ona karşı olan bu tutum, ev içerisinde tüm işi o halletmesine rağmen ona karşı gösterilen muamele bunları açıkça ortaya koyar. Evdeki herkesin kişisel başarısızlıkları onda kendisine bir cevap bulur ve bir azar, bir öfke, bir yankı olarak gösterilir. Her ne kadar bu durumun farkında olsa da onun da bu durumdan bir kaçışı yoktur, bu süreç, böylece sürüp gider. Toplumsal kıyımlar bir şekilde bu küçük evde de kendi prototipini üretir ve açıkça işle(n)meye devam eder. Bazen hep dışarıda olduğunu sandığımız kötülüğün çok yakınımızdan geçip gittiğini, orada durduğunu anlayamaz, göremeyiz. 

Türker Armaner’in dördüncü kitabı olan Tahta Saplı Bıçak, vahşi, ürkütücü ve kurtuluşsuz bir roman. Okuru oldukça geniş bir zaman aralığında farklı hikâyelere sürükleyen yazar, onu birçok tarihi hadiseye tanık tuttuğu gibi cumhuriyet Türkiye’sinin sorunlarını da yeniden gündeme getiriyor. Farklı karakterler üzerinden insanoğlunun farklı korkularını, ikiyüzlülüklerini, hayal kırıklıklarını, öfkelerini ve memnuniyetsizliğini işleyen roman, gerek anlatım gücündeki başarısı gerekse yaslandığı felsefi meselelerle ortaya oldukça irkiltici, dikkat çekici ve okuru kuşatan bir anlatı çıkarıyor.

Abdullah Ezik’in Sanat Kritik Söyleşileri kapsamında Türker Armaner ile yaptığı söyleşiyi buradan izleyebilirsiniz.