Bir Zamanlar Amerika’da: Kerem Eksen ve Uyku Krallığı

Slideshow

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Kerem Eksen’in 2017’de yayımlanan ikinci romanı Uyku Krallığı’nda okuyucuyu eski bir şair, şimdilerde ise bir akademisyen olan Fikret’in hikâyesiyle buluşuyor. Son derece ironik ve akıcı bir dille anlatılan hikâye, aslında bize geçmişten günümüze hem Türkiye’nin hem de tüm dünyanın nasıl bir süreç geçirdiğine tanıklık etmiş, tanıklık edemediği yerde de araştırmalarına konu edinmiş bir tarihçinin gözünden anlatıyor.

Uyku Krallığı’nın ana karakteri olan Fikret -kimi yerde Fikolog kimi yerlerdeyse Şair Fikret Efendi- oldukça ironik ve yaptığı eylemlerle ilgi çeken bir karakter, tabii yapmadıklarıyla da… Doğrudan metnin ana karakteri Fikret’in diliyle işlenen metin, bizi “söz”ü seven ve onu alabildiğine kullanan bir anlatıcıyla buluşturuyor. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Fikret, çok yönlü bir karakter ve oldukça entelektüel bir kimliğe sahip. Özellikle üniversite yıllarında yayımladığı şiirleri ve Eşik etrafında dönen tartışmalar; ardından gelen tarih doktorası süreci ve Wisconsin’de geçen günler; akabinde akademisyen olarak yoluna devam ederken tanıklık ettikleri, dile getirdikleri, onun nasıl bir sınıfı temsil ettiğini ve “kimlerin hikâyesi”ni anlattığını gözler önüne seriyor.

Metin, okuyucuyu temel bir karşıtlık ile selamlar: Fikret, Amerika’da geçen günlerini yad eder ve Türkiye ile Amerika’yı; Madison, Wisconsin ile Akıncılar, İstanbul’u karşılaştırılır. Aslında buradaki ayrım bir süre sonra, özellikle de Fikret’in dostlarından ve önemli bir akademisyen olan Paul’un de devreye girmesiyle daha geniş bir sürece ve alana yayılır. Bir süre sonra artık kültürler, tarih ve coğrafya gibi birçok unsur bu tartışmanın bir parçası hâline gelir. Hiçbir konuda aslında net bir kararı ve düşüncesi olmayan Fikret, olduğunda da bundan emin olamayan ve herhangi bir eyleme girişmeyen Fikret, bu konuda da hep bir belirsizliğin içerisindedir. Zira o, hiçbir zaman mutlu değil, her zaman “biraz” bunalımlıdır. Wisconsin’de yaşarken bazen hayallere daldığı o verandayı, parkı, yeşilliği, Walmart dönüşü hissettiği rahatlamayı hiçbir zaman unutmaz, ama onu benimsemez de. Öte taraftan daha sonra dönüp yerleştiği İstanbul’da da mutlu değildir, burada hep hüzünlü bir şeyler, biraz geçmişin melankolisi, biraz da giderek zorlayıcı bir hâl alan politik/coğrafi durum söz konusudur. Bu noktada aslında Fikret için şunu söyleyebiliriz: Fikret, her nerede değilse orada mutlu olabilecek biridir. Hep olmadığı, daha önce bulunduğu bir yeri hayal eder ve orada mutlu olur. Bu duruma sebep olarak Fikret’in kişilik özellikleriyle bağlantılı olarak başka birkaç neden daha gösterebiliriz, sözgelimi tarihçi oluşu ve tarihle ilişkisi gibi.

Uyku Krallığı, aslında bir kişisel tarih kitabı gibi okunabilir. Fikret’in zamanına dair notlarıdır bu. Üstelik bu notlar o kadar uzun ve geniştir ki bir süre sonra artık Türkiye’yi de aşar, Amerika’dan İran’a kadar birçok farklı coğrafya ve olayı da içerisine katar. Devrimler, ayaklanmalar, isyanlar, kanlı eylemler, protestolar; tüm bunlar Fikret’in not defterinde kendisine yer bulur. Fikret, aslında bu noktada evrensel tarih ile kendi kişisel tarihini birleştirir. Tam bir tarihçi olur ve farklı kaynakları aynı anda ele alarak anlatısında hepsini aynı anda kullanır. Sözgelimi İran devrimini anlatırken bu konuyla bağlantısı tarih kitapları aracılığıyla olmaz; o, devrimi, babası İran Devrimi sırasında o gece orada olan, Şah devrildiği için sevinç çığlıkları atan ama hemen ardından devrimin nasıl bir trajediye dönüştüğüne tanıklık ettikten sonra Amerika’ya göç eden İsmail’den dinler. Anlatılan bir yandan oldukça kişisel ve zordur, öte taraftan dile getirilenler tüm tarih kitaplarıyla paraleldir ve İran’da o gece orada olanları açıkça ortaya koyar. Yani bir tarihçi olan Fikret, her şeyi yazıya geçirirken öyle usta bir kurgu kullanır ki anlattıkları sanki bir tarihçinin süzgecinden geçmiş gibi açık ve ilgi çekicidir. Benzer şekilde metne dâhil olan, Paul’un kendileri için verdiği akşam yemeğinde tanıştığı İsmail’in eşi Luisa’nın Detroit’in çöküşünü başka olaylarla birleştirmesi, bir doktora öğrencisi olan Wolfgang’ın Orta Çağ döneminde kendilerini kırbaçlayarak günahlarından arındıklarını düşünen Flagellantlar’dan bahsetmesi de bu şekildedir. O an orada olayları yaşayan değil, daha sonra tüm bunların anlatıcısı olan Fikret, işte tüm bu hadiseleri birtakım kişisel hikâye ve tanıklıklarla birleştirerek onlardan farklı metin elde eder. İşte bu noktada, tarih ile edebiyatın kurgusunu birleşmiş olur. Bu birliktelik, farklı biçimlerde benzer unsurlar üzerinden de devam eder.

Metnin en önemli meselelerinden birisi şiir ve edebiyattır. Fikret’in geçmişiyle alakalı en büyük meselelerinden birisi de budur zaten: yayımlamadığı şiir dosyası ve şiirle arasına büyük bir set çekmesine neden olan o gece. Bu öyle bir gecedir ki Fikret, o gecenin hırsıyla şiir ve daha geniş planda edebiyatla arasına büyük bir set çeker. Bu set, bir yandan yarım ağızla onaylanmanın verdiği şaşkınlık, bir yandan da şiir ve edebiyatın tanrısal işler olmadığını kavramasıdır. Zira daha sonra sevgilisi Nilgün’ün de kendisine söylediği gibi o gece orada olanlar, o şiir buluşmasında bir araya gelip birbirine şiirlerine okuyan o insanlar, Fikret’in de çoğu kez tanıklık ettiği gibi vasat karakterlerdir. Herkes birbirini övüp ne kadar büyük işler başardığından söz eder. Ancak birlikte çıkarmaya başladıkları Eşik dergisini eline alan o “büyük şair” bile elindeki metinle birkaç dakikadan fazla oyalanma gereği görmemiştir. Her ne kadar bunda kendi kibri olsa da o an Fikret’in hissettiği burukluk daha sonra onu bu yoldan uzaklaştıracak nedenlerden birisi hâline gelir. Zira Fikret, bu kırıklıkları unutmaz, hepsini biriktirir, tıpkı bir tarihçi gibi, zamanı geldiğinde de tüm bu küçük kırıklıklardan kendisine büyük krizler çıkarır.

Bir başka konuya, kitabı baştan sona kuşatan ve aslında metne de adını veren “Uyku Krallığı”na gelelim, ki bu da aslında metnin en önemli meselelerinden birisidir. “Uyku Krallığı”, aslında Fikret’in yıllar önce “kaybettiği”ni düşündüğü veya “terk ettiği”, şiir dosyasının adıdır. Amerika’ya gittiğinde onu annesinin evinde bırakmıştır, daha sonra annesi vefat ettiğinde dayısının bodrum katındaki depoya kaldırılır, daha sonra ne olduğuysa meçhul. Bu dosya, aslında Fikret için sarsıcı olan o gecede gündeme gelir ve Mesut tarafından herkesin içinde ondan seçilmiş bazı pasajlar okunur. Aslında gelen ilk tepkiler olumludur, ancak Fikret’in içine sinmeyen bir şeyler de vardır. Nitekim daha sonra oradan uzaklaşan Fikret, o gece orada olanlarda bir sahilik bulamaz. Bunu başka bir görüntüde daha net bir şekilde anlarız. O dönem çok sevdiği ve bakışlarından çok etkilendiği Eda’nın aşkıyla şiire başlayan Fikret’in mücadelesi, aslında bir meyhane toplantısında son bulur. Kendisine yabancı ve uzak bulduğu bir gece, arkadaşlarıyla içki içen Fikret, hiçbir şeyden zevk alamaz, tek bir şey hariç: muhteşem bir tadı olan kavun. Fikret, o gece tek sahici nesne olarak bulduğu kavunun tadını hiç unutamaz ve bu duyguya kendisini tamamen bırakır. O an yanında oturan ve büyük bir sevgiyle baktığı Nilgün dahi onun için bu noktada eksiktir. Zira kulağına eğildiğinde dikkatini ona vermek yerine masadakilerle meşgul olmuştur. Bu da aslında büyük bir heyecan ve Ercüment’in verdiği dolmakalemle başlanan dosyanın sonunu haber vermektedir.

Öte taraftan bu metin ve başlıkla alakalı bir başka durum tüm olayları kaplayan çerçeve hikâyeyle alakalıdır. Zira aslında metnin aktüel zamanı yaklaşık bir günü kapsar. Sinüzit olan Fikret evinde dinlenmekte, yatak odasında yatmaktadır. Nilgün içeride bir şeyler uğraşmakta, kedileri Sümbül de etrafta dolanmaktadır. Ertesi sabah dersi olan Fikret, bir ân önce iyileşmek ve öğrencileriyle buluşmak istemektedir. Zira o sırada Türkiye’de birtakım karışık olaylar yaşanmakta, çeşitli noktalarda birçok eylem ve proteste yapılmaktadır. Daha sonra bir öğrencisinin, Fırat’ın o sırada başını kaldırım taşına vurarak öldüğünü öğrenen, ardından okulda görevli bir başka akademisyenin bu olaydan Fırat’ı ve “ona akıl verenleri” suçladığını haber alan Fikret, yerinde duramaz ve olaylara müdahil olmak ister. Ki bu da ertesi gün gerçekleşecektir. Aslında bu, bir başka bağlamda ayrıca önemlidir. O güne dek olayların hiçbir zaman tam anlamıyla içine girmemiş olan Fikret, ilk kez tamamen kendi isteğiyle bir şeyler yapmaya girişir. Öte taraftan bu, bir başka bağlamda, Fikret’in temsil ettiği sosyal sınıf bağlamında da önemlidir. Zira metin kaleme alındığında tüm bu olaylar çoktan bitmişti. Eksen, burada Fikret üzerinden o dönemde kimi çevrelerin gösterdiği pasifliği veya yetersiz açıklamaları gözler önüne sermekte, buna bir tepki göstermektedir. Dolayısıyla salt anlatıcı karakter bağlamında da, onun temsilcisi olduğu kesim bağlamında da bu mücadele, Fikret’in uykusundan uyanarak yorgun argın giriştiği bu geç mücadele oldukça önemlidir. Bu, geçmişe doğru verilmiş bir cevap, bir hayıflanmadır bir anlamda. Fikret, ertesi gün indiği uyku tahtından okulda açar gözlerini ve bu an, anlatının noktalandığı andır aynı zamanda.

Bir başka hikâye, Fikret ile Nilgün’ün hikâyesi. Aslında bu metin, bir yandan oldukça tanıdık, bir yandansa kendi içerisinde bu sürecin gelişme biçimini açıkça ortaya koyan bir anlatıdır. Nilgün de Fikret de eğitimli kişilerdir. İkisi de önemli çalışmalar yürütmüş, birbirlerini çok uzun zamandır tanımaktadırlar. Amerika’yla Türkiye arasında gidip gelen hayatlarında, kökü çok eskiye dayanan ilişkilerinde artık bir soğukluk, bir alışılmışlık, bir aynılık vardır. Artık sevişmekten bile tat almazlar. Kimi yerde sevişmeye tenezzül dahi etmezler. Aralarına giren manevi mesafe o kadar fazladır ki, Fikret bir gün Nilgün’ün Büyük Marmara Depremi’nde öldüğünü ve dul kaldığını hayal eder. Bundan sinsi bir zevk dahi alır. Daha sonra bu hayalini sanki rüya görmüş gibi Nilgün’e anlattığındaysa eşinin sevgili kucaklamalarıyla karşılaşır. Kimi belki de gerçek olmasını istediğimiz hadiseler, ancak rüyalar/hayaller bağlamında kendisini gösterir. Bunun arkasındaki hikâyeyi anlamaksa başka bir iş şüphesiz.

Öte taraftan Nilgün ile Fikret’in hikâyesinde bir kendini yenileyememe hâli de vardır. Fikret hep geçmişe, Nilgün projelerine odaklıdır. Birbirlerine o kadar az bakarlar ki, artık birbirlerine bakmayı dahi unuturlar. Birbirlerinin vücutlarını, hareketlerini, düşüncelerini ezberlemiş gibidirler. Geçen uzun yıllar bunda oldukça etkilidir elbette. Ama ne olursa olsun, asırlar sonra bile, insan nihayetinde her zaman dönüşme potansiyelini kendi içerisinde barındıran bir canlı değil midir? Sözgelimi Fikret, anlatının vardığı noktada aslında Nilgün, hadi daha gerçekçi olalım, okurun bile beklemediği bir şey yapar. Üstünü değiştirip o akşam o hasta hâliyle okula gitmek, öğrencilerine ulaşmak, son gelişmeleri öğrenmek ve ne yapabileceğini görmek ister. Nilgün ise onu umursamaz ve evden çıkıp gider. Fikret zar zor üstünü değiştirip apartmandan dışarı çıktığındaysa Nilgün çoktan arabasına binmiş, onu görmeden hemen yanından geçip gitmiştir. Bu belki bir körelme anıdır geçmişi oldukça eskiye dayanan, belki de anlık bir durum. Ama içerdiği anlam, bu rastlaşama, bu örtüşememe durumu aslında tam da aralarındaki ilişkiyi özetler gibidir. Nilgün ve Fikret hep yan yanadır, ama hiçbir zaman birbirlerini görmezler. Hep birbirlerinin başucundadırlar, ama hiçbir zaman birbirlerine dokunamaz, birbirlerini hissedemezler. Başlarda bunda Fikret’in aslında Eda’ya âşık olmasının payı vardır diyebiliriz. Zira o, şiirlerini de onun için yazar. Ama daha sonra bu daha geniş bir hâl alır ve aralarındaki ilişki bu sürece doğru sürüklenir, onlar da bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmaz. Sözgelimi meyhanedeki o toplantıda yarı sarhoş Fikret, Nilgün’e yaklaşıp kulağına bir şeyler söylemek, ona sevgisini göstermek ister. Bu sefer de Nilgün isteksizdir, olanlara bir anlam veremez. Aralarındaki ilişki de bu minvalde sürüp gider.

Uyku Krallığı ile ilgili bir başka mesele, dil meselesi ayrıca konuşmaya değer. Kerem Eksen, metin boyunca kurduğu dille bütünlüklü bir iş çıkarıyor ve okuru anlatıcıyla kaynaştırıyor. Metinde olayları okuyucuya aktaran Fikret’in dili oldukça hınzır, yaramaz, kimi yerde absürt ve yaratıcıdır. En trajik anlarda bile yapabildiği şakalar, dil oyunları, göndermeler onu okuyucu için daha canlı, daha elle tutulur gözle görülür bir karakter hâline getirir. Öyle ki ona dair bir yabancılık çekmez okur. Fikret, okur için tanınabilecek, hayal edilebilecek bir karakter olarak görülür. Bu da aslında Eksen’in karakter meydana getirirken ne denli başarılı olduğunu göstermesi bakımından ayrıca dikkate değerdir.

Kerem Eksen’in, Buradayız’ın ardından yayımladığı ikinci romanı Uyku Krallığı, okuru dili, anlatıcısı, hikâyesi, meseleleriyle oldukça yakından ilgilendiren ve şaşırtan bir roman:

“İnsanların ruhlarının ve bedenlerinin yükseliş ve düşüş dönemleri yaşadığını, tıpkı kentler ve medeniyetler gibi onların da böyle yükselip alçalan dalgaların içinde sürüklendiğini düşündüm…Eğer bizim bir tarihimiz varsa, o da bu dalgaların tarihidir bir yerde.”