Masalın da Yırtılıverdiği Yer

Mut: Mutluluk.

“‘Öbür masallar, mutluluğa, umuda yer vermeyecek bile olsalar, on ikinci masal içinde mut taşımalı, umut barındırmalı’ diye karar verdim, bütün ‘yapılması tasarlananların alıkça heyecanıyla.’” (211)

Yontu: Heykel.

“Yaptığı yontuya gönül veren Kıbrıslı ustanın eskiler eskisi masalı yüzyıllar boyunca bir daha, bir daha işlendi, kimi zaman da Musa’sına ‘Kalk, yürü!’ diye haykıran Buonarroti’de görüldüğü gibi, yeniden yaşandı.” (213)

Yontucu: Heykeltıraş.

“Oysa bal gözlü yontucu alçakgönüllüydü.” (214)

Yoğurtucu: Metinde şöyle açıklanıyor: “Oysa bal gözlü yontucu alçakgönüllüydü. Ne fildişinden yapardı yontularını, ne de mermerden. Yontmazdı, kısacası. Çamur kullanırdı, kil kullanırdı o. Dolayısıyla da yontucu saymazdı kendini. Yontmaz, yoğururdu.” (214)

“Bal gözlü yoğurucu, uzun yıllar, aradığı kili bulamadı.” (214)

“Gezerdi, bal gözlü yoğurucu.” (214)

Yoğuru: Heykel. 

“Kimi zaman, iyice bir kil bulur, uğraşır, bütün varlığını katıp ortaya koyduğu yoğuruyu beğenirse onu biraz yüksekçe bir yere yerleştirir, bakar, bir boy oyalanırdı; yaklaşır, uzaklaşır, bulduğu kusurları düzeltmeğe çalışır, gene bakardı.” (214)

Sorguç: Bazı kuşların tepelerinde bulunan uzunca tüy, tuğ, tepelik.

“Ama bir gün gelecek, yoğurucu da, yoğuru da, birlikte yaşamağı öğrenecekti; yoğurucu, bahçesinin kiline kattığı emeğin hakkını aramayacak, canlanıp dile gelen yoğuru, bu başarısının övüncünü bir sorguç gibi taşımayacaktı tepesinde.” (214)

Tansık: İnsan aklının alamayacağı, şaşırtıcı, olağanüstü olay, mucize.

“Bir tansığa sığınmak, kafamda düzeltmeğe çalıştığım durumu tersine çevirmekten başka bir şey olmayacaktı.” (215)

“Belki de en ‘mutlu’ masal, biribirilerine saygı duymuş, biribirilerini sevmekte gerçek eşitlik tansığına ulaşmış -ya da ulaşmağa çalışmış- sevgililerin masalı; bir araya gelmeleri için, ölmeleri, gömülmeleri gerekmiş de olsa…” (218)

Sevi: Aşk.

“Oysa, bu yanlış tutumumun farkına vardıktan sonra da bir daha, bir daha, ‘kedi sevisi’ dediğim şeyi yaşamağa kalkıştım.” (216)

Anıklık: Uyanıklık.

“Kendisine, biribirine benzer hatalar işleten, gerilerden, çok çok gerilerden getirdiği bir anıklıktır, bir ‘karar’dır, bir ‘yazgı’dır.” (216)

Azrak: Daha az, azca.

“Kedi, verdiği azrak mutlulukların ne ölçüde bilincindedir, bilemem ama, biz, bu mutlulukların azraklığı ölçüsünde kölesi oluveririz onun.” (217)

Tor: İşe alışkın olmayan, yabani. Toy, acemi.

“Biri yaşını başını almış, uslu, görgülü, dinginliğin erdemine ulaşmış, öteki de torlar toru, güzelliğiyle dünyaya bir gerekçe sağlasın diye doğmuş sanılanlardan, bir sarmaşık gibi yapışıp saran, iki kişi arasındaki ilişki.” (219)

Düzmek: Düzene sokmak, düzene koymak, sıralamak, elverişli, uygun bir duruma getirmek.

“İlginç olan, bunca acı çekmiş, doymayıp kendi kendine acı verdirmek için uşak tutan bu adamın (öldürtmek için de uşak tutmuştu ya…) kısacık, hafif, oynak metinlere ses düzmesiydi.” (224)

Ansımak: Hatırlamak.

“Ses düzeninin bir döngüye, seslerin özgürlüğünü sınırlandıracak bir bireşim biçimine dönüşmesinden kaçınması, ‘yürümek’ olmayan -ardına bakmaz, geçmişi ansımak istemezmiş gibi, ‘yürüyüp gitmek’ olmayan- her şeye sırt çevirmesiydi.” (224)

Sevim: Bir kimsede, bir şeyde bulunan ve o kimse veya şeyi başkalarına sevdiren özellik.

“Dönülmeyen durumlarda bile biçimin sevimi, ilginçliği, okuru doyurur.” (224-225)

Anıştırmak: Bir şeyi açıkça söylemeyip üstü kapalı anlatmak, dolaylı anlatmak, ima etmek, ihsas etmek.

“O çok eski masalı anıştırma gereğini işte burada duydum.” (226)