Edebiyat Ruha Şifa mıdır?

Peyami Safa

Tevfika İkiz

tevfika.ikiz@sanatkritik.com

Merhaba

Her ay bu platformdan edebiyat ile psikanalizin bağlarını güçlendirerek bir anlamda “edebiyat ruha şifa verir mi” diye sorgulamaya cesaret ederek yazmayı hedefledim. Ağır hastalıklar  yaşayan bireylerin ruhsal olarak neler hissettikleri, nasıl bir dönemin içinden geçtikleri kendi kişisel hikâyemde önemli bir yer tuttuğundan uzun yıllardır bedeni hasta ve acı çeken kişilerle ruhsal çalışma yapmaya devam ediyorum. 

Annemin bana kitap okuması için başında boza pişirdiğim anlar ve devam eden süreçte okumayı sökmekle dolu dizgin giden okuma eyleminin ne kadar zihin açıcı olduğunu hiç durmadan edebiyat eserlerini yutarak ergenlik dönemine geldiğimde daha iyi anlayacaktım.  O dönemde elime Peyami Safa’nın 9. Hariciye Koğuşu geçince  kitabı okumaya başlamamla kenara bırakmam bir oldu. Hiç sevmemiştim. Bana bir mana kapısı açmamıştı. Aradan uzun yıllar geçti edebiyat hocası dostum Prof. Seval Şahin ile psikanaliz ve edebiyat arasında kurduğumuz  köprüleri sağlamlaştırırken onun Peyami Safa üzerine düzenlediği  bir toplantısına katıldım ve tabii karşıma yine Dokuzuncu Hariciye Koğuşu çıktı. Kitabı eski düşüncelerimden sıyrılarak ikinci kez okumayı istedim. Neden sevmediğimin yanıtları net  olarak belirmeye başladı. Öncelikle kim ergenlik döneminde hastalanmayı ister? Kim küçük yaştan itibaren hastanelerde vakit geçirmeyi ister? Safa’nın olağanüstü bir incelikle yazdığı gibi hayatın sadece ziyaretçi saatlerinde hastaneye karıştığı bir yerde olmayı kim düşler? Sanırım ben de ergenliğimde tanıştığım bu eseri tam da bu sebeplerle kendimden uzak tutmayı istemiş hasta ergen kahraman ile yakınlık kuramadan eserden kurtulmuştum. 

Ergen, aşkın yanında olmak ister, oysa bu romanda aşka da hastalık karışmakta: Ya aşk ya hastalık ikilemi genç kahramanın aklında gidip gelmektedir.  Üstelik bu herhangi bir hastalık da değil, ergenlik dönemi gençlerin bedenlerine en çok önem verdikleri bir zaman dilimi iken hastalıklı ve kesilmesi tavsiye edilen bir bacak ile yaşamak pek de dayanılması kolay bir duygu olmasa gerek.  Hem yaşamak istemek hem bacağının kesilmesinden kaygı duymak her gencin karşılayacağı bir duygu durumu değildir. Genç aşkına karşılık bulamaz ise kendine dönmek ve onunla düşlerinde yaşamak ister. Romanda çözüm bu yolda da olamayınca geriye sadece beden ve ruh acılarının bir yumağı kalmaktadır. Safa’nın hastalık ve hastaneyi tariflemek için kullandığı kelimeler “karanlık, soğuk, müstatil buzlu cam, soğuk ışıkların buğusu”  sessiz bir şahit olarak onun dünyasına girmemizi de zorlaştırmaktadır, tıpkı ergenlerin dünyasına girmenin ruh sağlığı çalışmasında zor olması gibi.  İnsanın canlılık ve yaşama becerisini kazanma arzusunun hayattaki en önemli uğraşı olduğunu düşününce karakterin sevdiğinin gözünde canlanma arzusunun cılız talebi bu kitabı okuyan ergen olarak beni çok umutsuzluğa sürüklemiş belli ki. 

Ergenlik özellikle bedende değişim, cinselliğin uyanması ve ilişkilerin ters yüz olması ise tarif edeceğimiz bir dönem ve  kimliğin kırılganlığı ve buna bir de ağır  bir hastalığın eşlik etmesi ile daha da zor geçer.  Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda roman kahramanı ne histerik tarzda ne de işlevsel olarak sıkıntı duymaktadır, onun  organik bir hastalığı vardır. Dolayısıyla doyum arayışı deneyimi yerine acı deneyimini koyan kahramanın sözleri çok dokunaklıdır: “ızdırabtan korkmamanın tek ilacı ızdıraptır”.  Canlılığını hissetmek ancak yeni edinilen hastalığın acısı olarak karşımıza çıkar. Hastalık yetersizlik duygularını ve narsisistik yıkımını ortaya çıkarırken, gerçekliğin nasıl ezici bir şekilde ruhsallığın işlevlerini bozduğuna, etkilediğine tanık oluruz.  Özellikle günümüzde geçirdiğimiz bu endişeli, acılı ve bir o kadar belirsiz günlerde sanırım gerçeğin şiddetini duyumsamak bizler için daha da zor katlanılır bir hal.

Ergeni çevreleyen atmosferin yeterince iyi olmasının tersine hastalık korkusu tüm atmosferi kapladığında dürtüsel yan, yerini çevredeki boşluk ve acı duyumlarına bırakmaktadır. Hasta çocuk  kendisini anne kapsayıcılığından uzak soğuk muşambanın ayak seslerine teslim eder. Sahi romandaki çocuğun anne ve babası nerededir?  Roman boyunca ebeveynin kapsayıcılığından uzak olmasını yazıdaki atmosferin soğukluğu ve içsel nesnelerin koruyucu olamaması ile hastanenin tanımları zihnimde hep birleşti. Dışarısı yani hastaneye yakınlarına gelenler ve ziyaret saatleri dış nesne olarak hayatı ve canlılığı tasvir ederken, gencin ebeveyn imagoları bize yeterince belirgin sunulmamakta, bu da romanın iç atmosferinin daha da soğumasına neden olmaktadır. Bu durum acaba hastalığın karşısında şok olma, düşlem ve düşünme kapasitesinin kaybolması sonucunda   yaşanan endişelere bağlanabilir mi? 

Tabii bir diğer ciddi ayrıntı da romandaki doktorlar: Hepsi soğuk ama kural koyan, fikir veren ve ne yapılmasını söyleyen yetişkinler. Duygulanımdan uzak, işlemsel cümlelerle mekanik tonları  kastre edici baba imgesini bizlere iliklerimize kadar hissettiriyor. Kahramanın bu durumda yapabileceği ise pasif kalarak denilenlere uyması ve hastalığının çocukluk dönemi sorunsallarını artık bacağındaki hastalığa yansıtması. 

Beni okurken şaşırtan bir durum da annenin yokluğu idi. Peyami Safa büyük ustalıkla hem atmosferi hem hastaneyi anlatırken anne yoksunluğunu hemen hissediyoruz.  Anne ile uzak durulan konumda aşık olunan kişi için kahramanın kendisinden 4 yaş büyük aşığı için “genç kız, kadın, çocuk ” tanımlarının iç içe geçmesi çok etkileyiciydi. Yani aşık olunan kimdir? Nostaljik bir anneye olan özlem mi? Hastalıktan kurtarıcı bir dayanak mı? Genç hasta aşık şu dizelerle bize beklentisini bir anlamda göstermekte: “birbirimize karşı yenileşiyorduk”. 

“Kendimi çok sevdiğim an kendime çok acıdığım an” derken aşk ve merhamet bağı daha engin çağrışımlara yol açmaktadır; acılar anneye anlatılmaz ama çevre; psikanalitik anlamda bebeğin ilk anda etrafında olan en önemli kişi yani anne, bozuk evler metaforu ile derinden romanda anlatılmış. Hastane kimse yokken soğuk, hastaların yakınları gelince hayatın rengi olarak işlenmektedir.

Uzun süren hastalıklar  romanda çocukluktan ergenliğe kadar uzanan “zaman yürümüyor, dakikalar korkunç bir sıkıntı içinde uzuyorlar, hatta dağılıyor, birikmiyor, toplanmıyor ve bir çeyrek saat olamıyorlar” ifadesi ile ne denli doğru anlatılmış. Hastalıklar yaşanan zamanın deneyimlerini değiştirmekte, lineer, travmatik ve algısal zamana dönüştürmektedir. Yaşanan zamanın travmatik etkisinden ötürü zaman sakinleştirilmekte, sessizleştirilmektedir.

Peyami Safa çocuklar hastanesini “acı ve korkunun bağladığı bir aile” olarak betimlerken  çok  haklıdır;  hastalık paydası ortak olanların geldiği bu soğuk ve donuk mekân aslında sonrasında kronik olarak uzun yıllar orada kalanların ayrılmak istemeyecekleri bir bağı da gösteriyor. Özellikle uzun zaman ağır hastalık geçirip, hastaneye ve  doktorlara bağlanan hastaların “artık düzeldiniz” cümlesi ile nasıl ayrılık acısını hissettiklerini ve ayrılmakta güçlük çektiklerini bildiğim için romanın hastanede sonlanmasının da devamını bizlere bırakarak bu durumu açıkça gösterdiğini düşünüyorum.  Her ne kadar ziyaret saatleri hayata dair olarak görülse de ergen bir kahramanın hastalığından kurtulamaması ama dış dünyada sağlıklı insanların olmasını bize şahane bir cümle ile açıklamakta: ” Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürüyorum”.  Ama aynı zamanda çıkacağı zaman: “Dışarı çıkmaktan korkuyorum ızdıraba alıştım buraları bırakırsam boşluk duyacağım” gibi düşünceler ile de acıya bağlanma hiçbir bağın olmamasından daha iyidir gibi düşünülmekte. Tıpkı en kötü annenin bile olmayan anneden daha iyi olacağı düşüncesi gibi….

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*