İlişkilerin Yakınlığı ve Ötesinde Kuşatıcılığı ile Tanımlanan Bir Alan: “Korsan Çıkmazı”

Slideshow

İrem Erdem Atak

irem.atak@sanatkritik.com

Meli ve Berni… öyle derin, öyle yakın bir ilişkileri var ki. Çünkü çocukluklarından beri birlikteler, yaşamları, anıları, duyguları neredeyse hep ortak. Tâ ki yetişkin birer kadın olana dek: “…İşime öyle dalmışım ki, bir ara baktım, şaşılaştırdığım gözlerimle, sarkıttığım dudaklarımdan çocukluğum çıkmış gelmiş, yanıma oturmuş.”  Ortaklar, çünkü çocukluk gerçekten de bu iki kadının peşini asla bırakmıyor. 

Meli ve Berni’nin anılar, çağrışımlar, duygular ve içsel konuşmalara dayanan anlatımları, İstanbul’da denize bakan ancak “çıkmaz” olan bir sokaktan geliyor kulağımıza. Bu anlatım serbest çağrışıma dayalı, karakterlerin kendi anılarını, düşlemlerini aktardıkları bir seanslar dizisi niteliğinde adeta. 

Nezihe Meriç, şimdiki zamanda yaşanan küçük anlarla, yakın ve özellikle uzak geçmişe ait anıları, romanın içine parça parça yerleştirerek anlatıyor. Zaman sıçramaları ile dikkat çeken anlatım, şimdiki zaman ve geçmiş zamana ait olaylarla, iki ayrı kanaldan, büyük oranda kronolojik olarak devam ediyor. Yine de sık sık kesintiye uğrayan akışta, şimdiki zaman çok kısa bir süreyi kapsamakta, genellikle de akşamüzerleri ve geceleri…

Nezihe Meriç, roman boyunca okuru sık sık kahramanların çocukluğuna ve sonraki yaş dönemlerine götürür. Geçmiş önemlidir, her zaman öncesi vardır ve anlatılmalıdır. Psikanaliz için, temel olarak çocukluktan itibaren yaşantılananların etkilerinin yetişkinlik çağında da görülmesi ve bazı yaşanılan olayların çocuğun yetişkinliğinde ortaya çıkan sorunların temel sebebi olarak yer alması oldukça bilinen bir durumdur. Bebeğin ve daha sonraları çocuğun, sözsüz (duygu hâlinde veya bedenle) veya sözle kaydettiği anıların düşünsel, duygusal ve düşlemsel içerikleri onların bilinçte kalıp kalmayacaklarını ve sözlerle hatırlanabilir olup olamayacaklarını belirler. Aşırı örseleyici, korkutucu veya kaygı uyandırıcı anılar bilinçten uzaklaştırılır. Bunlar sonraları mantığın ve bilincin sansüründen kaçan düşler, semptomlar, dil sürçmeleri aracılığıyla kendilerini belli ederler. Zaten, analiz, tam olarak da bu anılar ile işlemektedir. Psikanalizde analist ve analizan serbest çağrışım yöntemiyle, bilinçli anılar kadar, hatta daha da fazla, bu kılık değiştirmiş hâlde ortaya çıkan anı parçacıklarının izini sürerek bilinçdışı içeriği söze dökülebilir hâle getirirler. 

Meli ve Berni’nin çocuklukları zorlu bir dönemde, yeni kurulan Cumhuriyet için yoğun bir biçimde çalışan babalarının işleri nedeniyle Anadolu’nun değişik yerlerinde geçer. Çok çocuklu bu ailelerde, çocukların tümüne karşı ilgisizliğe özel bir vurgu yapılmaktadır. “Aman Nermin abla… Çok gamsızsın. Tevekkeli sen böyle durmadan doğuruyorsun.”

Psikanalitik kurama göre yetişkinlerdeki nevrozların kökeninde çocukluk karmaşaları yer alır. Bu bağlamda çocukluk nevrozu, yetişkin nevrozunu kavramaya yarayan bir model oluşturmaktadır. Çocukluk nevrozları genel olarak normal gelişim evreleri olarak nitelendirilir. Çocukluk nevrozunun birinci zamanı, Oedipus karmaşası ve kastrasyon kaygısı etrafında düzenlenir. Diğer bir deyişle, çocukluk nevrozu pregenital evreleri Oedipus karmaşası etrafında yapılandırma işlevi görür. Çocukluk nevrozunun ikinci zamanı ise ergenlikte oluşur. 

Ergenlik dönemi, çocukluk döneminin tekrarıdır. Çocuklukta bastırmaya uğrayan ya da çözümlenen ve çocuğu latansa ardında da genitalliğe taşıyan tüm bastırılmış malzeme ergenlikte yeniden ortalığa dökülür. Dolayısıyla ergenlik çocukluk sorunsallarının ve çatışmalarının tekrarını içerir. O nedenle de nasıl bir çocuk olunduğu, nasıl bir ergen olunacağını da çoğu zaman belirler. Çocukluğun en temel çatışması ödipal çatışma ise elbette ergenliğin de temel meselesi olacaktır. Değişen nesne yatırımlarının ve çocukluğun kayıp cennetinin yasının tutulduğu bir dönemdir ergenlik. Ergen, libidinal yatırımını ebeveyn çiftinden uzaklaştırmak ve yeni nesne yatırımlarına girişmek durumundadır; yas tutmaya yol açan da budur, bakım veren anneden ayrılmak zorunludur ve buna bağlı olarak çocuk bedeni de terk edilmektedir.

Meli ve Berni tam da bu dönem başlarken, liseyi okumak için küçük bir doğu ilinden, Orta Anadolu’nun büyük bir iline getirilmişlerdi. “Avlu komşularla doldu. Onları öpüyor, dolan gözlerini siliyorlardı. Konuşmaların, öpüşlerin, doluksamaların üstünde, Meli ile Berni’nin aklında bir tek şu vardı: “Neyyire Hala”. Belki de bu yolculuk çocukluğa veda etmeyi kolaylaştırmıştı onlar için. “Yolculuk onlar için sonu gelmez, buz gibi bulantılar içinde, midelerine oturmuş buz gibi bir uyku oldu.” Belki de onlar için ergenlik adeta yeniden bir çocukluk gibiydi, krize yol açan kimlik, cinsellik ve ayrılığa dair meseleleri halletmek görünürde çok daha kolay olmuş gözüküyordu. Çünkü bu iki çocuk esasen Neyyire Hala’nın yanında büyümüşlerdir. Annelerinden çok daha fazla emek veren Neyyire hala, Mahir Amca ile birlikte onların yetişkin kimliklerini oluşturmalarında ve yaşamı algılama biçimlerinin geliştirmelerinde önemli rol oynamışlardır. “Neyyire halayla Mahir amcaya gelince, onlar bizim dünyamızdı. Onlar başka iklimlerin, özsuyu dolu büyük mavileri, büyük anlamlarıydı bizim için.” Göze çarpan bir nokta bu evdeki ilişkilerin fazlasıyla çatışmadan uzak kalmış olmasıdır. Ergenliğin yol olduğundan, bir ilerleme sürecinden ve engellenme karşısında çatışma ve isyanın ortaya çıkmasından bahsediyorsak belki de Meli ve Berni’nin çatışmaları da dolayısıyla yetişkinliğe ertelenmişti. 

Üstelik, Meli ve Berni, çocuklukları boyunca hep taşınmak zorunda kalmışlardı. “O karlar memleketinde yaşayan bu iki küçük kız, yanlarına o yıllardan, dünyalarını kaplayan karın beyazlığını, kızakları, kurt korkusunu, büyük sarı semaverleri, demli çayları, kışın kapanan, geçit vermeyen yolların anısını alarak, bir kamyonla yola çıktılar…Kamyon gitti, onlar büyüdü, kamyon gitti, onlar büyüdü…”

Belki de o yüzden roman boyunca anlatılan evler, evlerin içi onlar için çok önemliydi. İnsan, doğumundan itibaren kendi bedeninin ve içinde bulunduğu yerin koordinatlarını keşfederek uzamsal yeteneklerini ve bilişsel seviyesini geliştirir. Bebeklik evresinden çocukluğa geçen birey; beden imgesiyle içinde yaşanılan ev arasında benzerlikler kurmaya, evi bedeninin bir uzantısı gibi görmeye başlar. Gaston Bachelard’ın ifadesiyle, ev, “insanın ilk evrenidir”, düşünceleri ve duyguları birleştirir. Aslında, doğum travmasının ardından en büyük mücadele yine bu ilk evrende sürdürülür. İlk nesne ile aşk ve nefret ilişkisinin geriliminin ardından, büyüdükçe, ilişkiler çoğalır, daha da karmaşıklaşır, iktidar kavgaları başlar; korkular büyür, hayal kırıklıkları ve öfke kaçınılmaz olur. Ayıplar, günahlar, düşlemler, arzular… karmaşıktır evin içi. Ev, tüm olan bitenin hem şahidi hem suç ortağı hem koruyup kollayanı hem de örtüp saklayanıdır. O yüzden dile düşen hep aynı söylem değil midir? “Ah o duvarların dili olsa da konuşsa!” Evlerin, duvarların dili yoktur, ama hafızası vardır. Her ev, içinde yaşayanların bilinçdışını biriktirir ve herbirimizin bilinçdışında bir ev vardır. Eski evlerin anıları düş gibi yeniden yaşandığı içindir ki, geçmişte oturduğumuz evler içimizde sürüp giderler. 

Meli ve Berni de Neyyire Halanın evini döne döne anlatmaktadırlar bize. “Oda gibi döşenmiş, kırmızı bir mutfağa girmişlerdi. Parlak kırmızı masa muşambası, kırmızı kareli minderler, çiçekli perdeler, büzgülü ocak örtüleri ilk başında kızların başını döndürdü.” Belki de en ait hissettikleri ev orası olduğundan.

Ev, kişinin kendi varlığının bilincine vardığı, kendini bulduğu yer olarak, sonrasında daha sağlıklı biçimde dışa açılmayı mümkün kılar. Ev ile ruhsallık arasındaki paralelliklere değinen Alberto Eiguer, “Evin Bilinçdışı” isimli kitabında bu iç-dış ilişkisinin dengesini şu sözlerle anlatmaktadır: “Kendimizi rahat hissetmemizi sağlayan bir alan bize güven verebilmek için sert, yalıtkan ve dışarıya kapalı olmalıdır. Ama dış dünyadan koparmadan, uygun bir şekilde etkinliklerimizi geliştirmemize olanak tanımak için aynı zamanda esnek ve açık olmalıdır.”

Taşınmalar, yeni evler, yeni mekanlar art arda gelmektedir romanda. Evler detaylarıyla aktarılmaktadır. Ki, sonuçta, yetişkin hayatta Meli ile Berni Korsan Çıkmazı’nda, altlı üstlü evlerde yaşar hâle gelmişlerdir.. Tanıdığımız yetişkin Berni, kendisiyle barışık; kendini güçlü ve güzel bulan; titiz, sessiz, sakin ve sabırlı ama alınan ve gücenen, ev yaşamına düşkün bir kadınken; Meli çevresiyle anlaşamayan, farklı fikirler arasında bocalayan, sinirli, kaygılı hatta dürtüsel, ancak hızlı hareket eden, düzgün iş yapan, kendini güçlü bulan bir kadındır. 

Birlikte büyümüş bu iki karakter, ortak özellikleri yanında birbirlerine zıt kişilikler olarak varolmaktadırlar İçlerindeki birbirine benzeme potansiyeli ile anlaşmış, yakınlaşmış ve yoğun bir ilişki geliştirebilmişlerdir. Arada bazı farklılıklar olmadıkça anlaşmak olanaksızken, benzerlikler olmadan da bütünleşme mümkün olmayacaktır. “Yeni dostluklar kuracak yürek kalmadı artık bizde. İşimiz çok üstelik; yorgunuz.” sözleri ile hem bu bağlılığı hem de yaşamın yorgunluğunu anlatmaktadırlar. İçlerinde barındırdıkları çatışmaların yoğunluğuna rağmen, birlikte uğraşmaya, hissetmeye ve çalışmaya devam etmişledir hayatlarına.

“Bence, Meli bak bunu çok düşündüm, insan sevmeli hayatta, anlatabiliyor muyum, insan ille sevmeli. Bu ne bileyim seçtiği işi mi olur, şiiri, romanı, resmi, sanatı diyelim, bir şeyi, bulamıyorum tam karşılığını ama, bir tutkudur bu. Bir şeyi olmak, onu sevmek, kuvvetle, önüne geçilmez bir istekle sevmek, o yolda başarıya ulaşmak. Daha doğrusu şöyle diyeyim, istediğini yapabilmek, başarabilmek için bir uğraş, yoğun bir doyma isteği; bir türlü o doymaya varamayışın insanı yenileyişi, ayakta tutuşu. Anlatabiliyor muyum?”

Evet, anlatabiliyordu Berni. Freud’a göre kültürün ortaya çıkmasındaki iki temel etken çalışma ve sevgidir. Nezihe Meriç’e göre de yaşamı değerli kılacak koşulların başında üretim, başkalarının yaşamına değmek, paylaşmak gelmektedir. Toplum üyelerinin hayatta kalabilmeleri ve cinsel enerjilerini kontrol altına alabilmeleri için çalışmaları gerekir. Freud, 1900’lerin başında kitabını yazarken, herkesin mutluluğu aradığının farkındaydı; sevgi ve çalışma yoluyla mutluluk aranması gerektiğini öne sürmüştü. Ona göre tatmin edici sevgi ilişkileri ile yaratıcı ve üretken bir çalışma yaşamı, mutluluğu arayan kişi için en değerli kaynaklardır.

Romandaki ana karakterler de çalıştılar; Meli edebiyat öğretmeni oldu; Berni ise çok istese de konservatuarı bitiremedi. Yetişkin hayatta sevgi, aşk kavramı onları bir kez daha buluşturdu. Aşk, psikanaliz ile çok yakından ilintilidir. Başlangıçtan itibaren gelişim evreleri incelendiğinde, libido önce otoerotik durumdadır, ikinci evrede karşı cinsteki anne ve babaya yönelir, ergenlik çağında ise kendine dışarıda bir cinsel nesne bulma arayışına girer. Bu cinsel nesnenin bulunması ile hissedilen duyguya aşk adı verilir. Meli ve Berni de yola aşk ile devam etmeye çalıştılar; üstelik tüm iç sıkıntısı, eksiklik duygusu, anlaşılmamak, çaresizlik gibi karmaşık duygulara rağmen birbirlerinden hiç ayrılmadan, yakınlıkla, hatta birbirlerini kuşatarak…Tıpkı Birhan Keskin’in dizelerinde olduğu gibi:

“Sen evden de benden de gidersin bazen
Yol seni bekler, yola koyulursun üşenmeden.
Susar derinden ev, ıssız hâlidir.”

Üstelik mekânın da zorluğu ve yıkıcılığında… “Çevrem çukurlar, taş yığınlarıyla dolu. İstanbul yıkıla yıkıla her gün biraz daha gidiyor elimizden: Acı ağlamaklı bir sızı dolanıyor bize…”

İşte tam da bu yüzden günümüzden 60 yıl öncesinde yazılmış bu romanı bugün aynı keyifle okuyabiliyoruz sanırım….