Görünenin Ötesi: Suçluların Muğlaklığına Rağmen “Asılacak Kadın”

İrem Erdem Atak

irem.atak@sanatkritik.com

“Hiçbir şey demedi. Duruşma boyunca tek bir söz çıkmadı ağzından…”

Neden hiçbir şey denmez peki? Suskunluk neden tercih edilir? 

Aslında suskunluk, konuşabilecek olanın konuşmaması veya konuşamamasıdır. Ötekiyle konuşma/ötekine konuşma reddedilir ya da ertelenir ve asıl ihtiyaç mesafelenme olarak belirir. Psikanalizin erken dönemlerinde, suskunluk esas olarak çözümlenmesi gereken bir tür direnç olarak ele alınırken, zaman içinde sessizliğe ilişkin bu tutum değişmiş, sessizlik psikanaliz için çok önemli bir anlama sahip olmuştur. Suskunluğu ya da daha sık kullanılan bir kavram olan sessizliği, aktarımsal bir mücadele, duygusal uyum uğraşısı, bilişsel işleyişin gereksinimi, gerileme, öfkenin ifadesi, öteki ile kurulan ya da kurulamayan güven ve yakınlık gibi çeşitli süreçlerin göstergesi olarak düşünmek mümkündür. 

Suskunluk kişinin ilgisini ötekinden çekip kendine dönmesidir. Yalnızlık ya da kendi başına kalabilme kapasitesi, içinde suskunluğu barındırabilen bir durumdur. Ne kadar suskun olunduğu değil nasıl suskun kalındığı daha önemlidir. Hasan Ali Toptaş’ın Yalnızlıklar’ında olduğu gibi:

Ansızın ayaklanmışken bir yanın

bir yanının köleliğine;

bir yanın sakalı yüzüne yüzü sakalına

batmış bir derviş

gibi dalmışken kendine;

bir yanın kurtulmuşken kendinden

ve bir yanın yeni haberler getiriyorken dünden bugünden,

yalnızlık susturmaktır

kendi sesinle kendini, 

iç bedenini oymaktır diş diş,

düş düş 

genişletmektir.

Üstelik suskun insanın içi sözcük kuyusudur demezler mi?

İşte, Melek de hep suskundu. Pınar Kür’ün Asılacak Kadın romanının ana karakteri Melek, neredeyse hiçbir şeyi sorgulamadan, kaderine boyun eğerek susmaktadır. Oldukça acılı hayat hikâyesinin içinde hep suskun kalmıştır. Ta ki, Pınar Kür ona söz verene dek. 

Evet duruşma sonucunda bir karar çıkar, okur da bu kararın dahil olanda hissettirdikleri, düşündüklerinin peşinde bazen şaşırıp bazen öfkelenip bazen üzülerek salınır durur…

Gerçek bir cinayeti konu alan Asılacak Kadın, katilin peşinde bir roman değildir, çünkü katil belli olmasına rağmen, asıl suçlular kişiye ve onun yaşadıklarına göre değişmektedir. Pınar Kür, herkesin suskunluğuna son vermiştir adeta. Okura, her biri kendi iç bütünlüğünde alabildiğince özgür ve öznel olan üç farklı söylem sunar: Yargıç Faik İrfan Elverir’in yoğun bir öfke ile aktardığı, yetersizlik ve eziklikle bezeli, bir türlü kurtulamadığı geçmişi ve neredeyse tüm kadınlarla ilişkilerinde süregiden sorunlarının anlatımı; cinsel bir nesne olarak anlatılan, çaresiz ve kurban konumundaki Melek’in anlatımı ve son olarak da kendini kurtarıcı olarak gören Yalçın’ın, Melek’i kölelikten kurtarmak için cinayet işlemesinin ve Melek’e karşı arzularının anlatımı.

Pınar Kür, nesne ilişkileri üzerinden ilerlemekte, roman boyunca üç karakter, serbest çağrışımla aklına gelenleri aktarmaktadır. 

Romanın büyük bir kısmında “aktarımdan” söz etmek olası. Psikanalitik bir kavram olan aktarım, kişinin çocukluk döneminde kendisi için önemli olan diğerleriyle yaşamış olduğu duygu ve tutumları, güncel yaşantısında ilişki kurduğu kişi ya da kişilerle yeniden yaşaması ve kendi kişisel öyküsündeki algı, duygu ve yatırımlarına göre bu kişileri değerlendirip tepkiler vermesi durumudur. Günlük hayatta kurulan ilişkiler, içselleştirilmiş erken dönem nesnelerin birbirleriyle ilişkisini ve bu karmaşık ilişkilerin dışarıdaki nesnelere biçim vermesini yansıtır. Her ilişki (eğitim ilişkisi, mesleki ilişki, otorite ilişkisi veya sevgi temelinde bir ilişki vb.) bilinçdışı düzeyde bir miktar aktarım barındırmaktadır.İki öznenin karşılaşmasında ortaya çıkan bu bilinçdışı karşılıklı etkileşim; ancak analitik bir çerçeve içinde ele alındığında ve analiz edildiğinde terapötik bir değer kazanır.

Aktarılmak istenen duygular genellikle erken yaşam dönemlerindeki önemli kişilerle olan ilişkide yaşanılmış tepkilerdir ve durumdan bağımsız olarak ortaya çıkabilir, geçmiş dönemde yaşanılan bir ilişkiyi şimdiki ilişkiyle yer değiştirme şeklinde görülebilir. Aktarımın nesnesi illa terapist olmak durumunda değildir, herhangi bir nesne veya kişi olabilir. 

Romandaki üç söylemde de karakterlerin kendi erken dönem yaşantılarının güncel yaşantıda karşılaşılan kişilerle ilişkilere aktarılması söz konusudur. Verilen karar sonunda, geçmiş, aktarım yoluyla yinelenmektedir. 

Yargıç Faik İrfan Elverir, yoksulluk ve yoksunlukla geçen çocuklukta, değersizleştirilmenin, sevgi eksikliğinin ve reddedilmenin hüküm sürdüğü ilişkilerden geçerek öfkeyle olgunlaşmış bir kişilik örüntüsü sunmaktadır. Melek’i hizmetçilik yapan pis annesiyle, çocuk yaşta sevgilileri olan kız kardeşleri ve kendisini aldatan karısıyla özdeşletirip tüm intikam duygusunu Melek’e aktarmıştır. Hâkim olarak oturduğu kürsüde Melek’in kalemini kırarken aslında kendi karısını, yoksul çocukluğunu, sidik kokan küçük Faik’i, gündelikçi annesini, işçi ve cinsellik düşkünü kız kardeşlerini cezalandırmaktadır. 

“Tık. Kalem kırıldı. Gözünü kırpmadı. Sanki kokumu duyuyor. Her seferinde bir anıya götürüyordu o “pis” koku onu. “Ne çok nefret ettim hayatta. Ne çok kişiden.” diyerek nefreti de canlılıkla aktarmaktaydı okura… “Hepsi benim olsun istiyorum.” söylemi ancak her şeye hâkim olduğunda intikamını alacağına işaret etmektedir. 

Tüm duruşma boyunca adeta dilini yutmuş gibi duran Melek, eğitiminin elverdiğince kendi şivesiyle aktarmaktadır yaşananları. Bu kısımlar, nokta işareti olmadan, bir sürü imla hatasıyla ve şiveyle yazılmıştır; çünkü bu tam da kendisidir Melek’in, gerçek olan da odur. Hüsrev Bey’in cinsel sapkınlıklarının öznesi olan Melek’in hayatta kalabilmek uğruna boyun eğmek zorunda kaldığı işkenceler ve acılar karşısında yaşamdan hiçbir beklentisi kalmamıştır. “ne sonu gelmez rezilliktir insan olan katlanamaz lakin ben katlanmayacam da ne edecem sade o mu rezilliğin her bir çeşidi Hüsrev beyin bilmediği rezillik yok nerden öğrenmiş buncasını tanrım bilir kocakarıya sorsan doğuştan rezilmiş zati” diye tarif ettiği Hüsrev Bey, geçmişinde “üvey ağam” diye anlattığı üvey babasının yerine geçenden fazlası değildir belki de. 

Wittgenstein’ın dediği gibi “Ne üstüne konuşulamıyorsa, o konuda susulmalıdır.”  Melek de susmaya devam etmiştir. Bazen susmak, konuşmaktan daha faydalıdır. Melek susarak hayatta kalabilmiş biri olarak gözlenmektedir. 

Melek’in hayatını kurtarmayı kendine görev edinen ve Melek’i zorla cinsel ilişkiye girmeye zorlayan Hüsrev’i öldüren Yalçın, kalfa ile bahçıvanının oğludur ve yalıda büyümüştür. Tüm mahalleli, hatta Yalçın’ın anne ve babası, Hüsrev’in zalimliğin bilmekte ama sessiz kalmaktadır. Herkesin niçin sustuğunu bir türlü kavrayamayan Yalçın sonunda eyleme geçmeye karar verir. Melek ilk günden beri çiçeğe benziyorsa, başı bir gün nasıl olsa öne sarkacaktıysa, asılmasına neden olma suçundan kurtulacak mıyım? Bir kadını kurtaracağım diye astırmak… benim gibi beceriksizin işi… Ne yaptığını bilmeyen, düşünceleri birbirine karıştıran… 

Roman boyunca neredeyse tüm nesne ilişkileri ve aktarımlar yıkıcı dürtünün dışavurumlarıyla izlenebilmektedir. Dürtünün tanımını kısaca hatırlayacak olursak, dürtü içgüdüden farklı olarak sabit bir itimle sürekli iter, yarattığı uyarım içeriden gelir, hiçbir zaman tam olarak doyuma ulaştırılamaz, dolayısıyla da dürtü hiçbir zaman tükenmez. Özellikle yıkıcı dürtülerin fark edilme ve işlenme süreci analitik çalışmayı açmaza sürükleyen birçok karmaşık klinik görüngüyü içinde barındırır.  

Ölüm içgüdüsü organizmanın kendisine yönelmiş ise kendini-yıkıcı bir dürtüdür; ama dışa yönelmişse, bu durumda kendinden çok başkalarını yıkıma uğratma eğilimindedir. Ölüm içgüdüsü, cinsellikle birleştiğinde, sadizmde, mazoşizmde anlatımını bulan daha az zararlı dürtülere dönüşür. İnsan kendini ya da başkalarını yıkıma uğratmaya yönelik bir dürtünün hükmü altındadır ve saldırganlık esas olarak dürtülere gösterilen bir tepki değil, insan organizmasının yapısından kaynaklanan kesintisiz bir uyarım olarak düşünülmelidir. 

Ölüm dürtüsünün yoğunluğu karakterlerin ruhsal travmalarına bağlanabilir. Laplanche ve Pontalis (1967) ruhsal travmayı şöyle tanımlar: “Bir öznenin yaşamında yoğunluğu, öznenin uygun biçimde yanıtlama kapasitesini aşması, altüst edici ve uzun soluklu etkiler taşımasıyla tanımlanan ruhsal organizasyonu etkileyen olaylardır. Ekonomik terimlerle söylersek, travma öznenin toleransını ve baş etme kapasitesini aşan uyarım akışı ile karakterizedir.” Uyaranın şiddeti yanında, kişinin bütün geçmiş deneyimlerinin yarattığı hassasiyetler ve ruhsal yapısal özellikleri, olayın kişiye özel yansımaları gibi çeşitli faktörler belirleyicidir.

Romandaki her üç karakter de travmalarından bahsetmektedir ve bu travmalar özellikle kendi çocukluklarının geçtikleri evlerde yaşanmış erken dönemlere aittir. Ev, annenin koruması ve bakımıyla özdeşleştiği için tanıdık ve güvenilir olandır, bu anlamda bir sığınaktır. Ancak bu karakterlerin ne evleri ne de ilk nesneleri neredeyse hiçbir zaman güvenli olamamıştır. 

Faik “Kim inanır çamurdan zekâ fışkırabileceğine dediğinde” gecekondu mahallesini anlatmakta, Yalçın çocukluğunda kendinin olmayan yalıyı kendi eviymiş gibi arkadaşlarına anlatırken paşa torunluğuna neredeyse kendi kendini inandırdığını” vurgulamaktadır. Melek de “Yorgan döşek yastık var mıdır, bu geniş dünyada yerin var mıdır, dalın tahta duvar önün yar mıdır, yatarsın gaflette gamsız kaygısı ver bana tutayım ellerin hani ellerin hani ellerin hani….”  türküsünü söylerken evsiz olduğunu anlatmaktadır bir yandan. 

Aslında üçü de hayatları boyunca Melek’in şu satırlarına maruz kalmıştı…“Bu pis boklu karı buradan gidecek mi gitmeyecek mi, ha? He diyon mu, söyle. Bebelere bile doğru düzgün bakmayo kaltak. İşi gücü sokağa kaçmak, verecen mi? He diyon mu? Gidecek mi, ha? Gitsin! Gitsin cehennemecek. Vurma Hasan’ım, kurbanın olam, anam cehennemecek diycek de ben daha orada duracam öyle mi lakin nereye gidebilirem ki… öz babamı tarlada vurmuşlar Sen de bubanla birlik gebereydin keşki… azad eyleseler uçamaz mısın? Kırılmış kolların kanadın hani…”

Söylenecek daha çok şey var tabi ki bu roman hakkında…Ama galiba Fuzuli’nin dediği gibi “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil…”