Ahmed Arif ile İçerde, Baharda ve Aşkta

Bengi Düşgör

“Haberin var mı taş duvar?

Demir kapı, kör pencere,

Yastığım, ranzam, zincirim,

Uğruna ölümlere gidip geldiğim,

Zulamdaki mahzun resim,

Haberin var mi?

Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,

Karanfil kokuyor cıgaram

Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…”

Ahmed Arif şiiri üzerine yazmak, bir ergenlik dönemi kahramanına geri dönmek anlamına da geliyor. İlk Nazım Hikmet’le tanışıp sonra da en az onun kadar etkileyici bir başka şaire denk geldiğim zamanların büyüsüne geri dönmek. Bu aynı zamanda da ayrılıkların, sürgünlerin, mahpuslukların, karşılıksız bir aşkın şairine geri dönmekti. Bu yazıya nasıl başlamak gerekir, hangisini seçmeli nereden başlamalı sorularına dalmışken Ahmed Arif’in “İçerde” şiiri ile başlamak zorunda olduğum hissine kapıldım. Herkesin içerde ve dışarda olmak üzerine bu kadar kafa yorduğu, uğraş verdiği ve sıkıntı duygusuyla bir baharı kovaladığımız günlerden birindeydik ne de olsa. Hepimizin hapiste ve prangada hissettiği zamanlardaydık… Ama bahar aynı zamanda da gençlik, umut ve aşk getirendi. Ahmed Arif şiirinde aşk da vardı ayrılık da, pranga da.

“… Ard-arda kaç zemheri,

Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.

Dışarda gürül-gürül akan bir dünya…

Bir ben uyumadım,

Kaç leylim bahar,

Hasretinden prangalar eskittim.

Saçlarına kan gülleri takayım,

Bir o yana,

Bir bu yana…”

Cemal Süreya, “uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri,” demiştir Ahmed Arif şiirini tanımlarken. Ağıt ise kime yakılan bir ağıttır bu? Ahmed Arif’in şiirinde tutkulu bir aşk hikayesinin acı çeken kahramanı gezinip durur gibidir.  Mahpushane, ayrılık, karanlık, aydınlık gibi tekrarlayan kelimeleri hep bir bekleyişi anlatır. Kederli bir bekleyiştir bu. Karşılıksız bir aşkla.

Freud nevrotiklerin aşk nesnesine yönelmesinde bazı koşulların gerekliliğinden söz etmektedir. Freud’a göre ötekini sevmek aynı zamanda yaşam dürtüsünün bir sonucudur ve Eros ile ilişkilidir. Ancak Freud aşık olunacak kişideki bir takım özelliklere de değinir ve bunların içinde “incinen bir üçüncü” nün varlığı temel bir koşula dönüşmektedir. Bu durum ödipal sorunsalı harekete geçirmekte ve zedelenme ihtimali olan bir üçüncünün varlığında, aşık olmanın daha olası hale geleceğini iddia eder. İlk aşk nesnesi tarafından aldatılmış olduğu düşlemiyle hareket eden kişi, yineleyen duygusal ilişkilerinde de bu pozisyonu yaratarak aslında kendini ve aşk yarasını onarmaya çalışmaktadır. Bu aynı zamanda imkânsız bir arzudur da. Ahmed Arif’te ise bir düştür belki de…

“…körsem,

senden gayrısına yoksam,

bozuksam;

Can benim, düş benim,

Ellere nesi?

Hadi gel,

Ay karanlık…”

Lacan, aşk ve arzudan söz eder ve bu ikisi arasındaki ayrımı netleştirmeye çalışır. Ancak bu ayrım sanki üzerine çalışıldıkça, anlaması da bir o kadar zorlaşan bir ayrımdır. Lacan, Freud’un kuramından edindiği sevilen nesneyle birleşmeye yönelik erotik arzudan söz etmekle beraber, daha çok aşkın birleştiren, buluşturan ve yaratıcı yanından çok, yıkıcı yönü üzerinde durur. Başlangıçtaki açıklamalarında daha çok aşk nesnesiyle birleşme arzusuna yönelik illüzyona odaklanır. Ona göre aşk, birleştirici değildir ve daha çok illüzyonel yanıyla kişiyi etkisi altına almaktadır. Sevilen kişi aslında gerçek bir “öteki” değil, ötekindeki kendiliktir. Aşk bir narsisistik ilişki biçiminde yaşanır. Lacan’a göre “aşk” sevilen kişiyle “bir olma” illizyonudur-sanrısıdır. Bu da psikanalitik bir çalışmada aktarım aşkına karşılık gelecektir. Analizan, analistinde aslında aşık olduğu nesneye yönelik özellikler görerek, bunları bu yeni ilişkide ele almaya çalışacaktır. Yaklaştıkça uzaklaşılan, dokunuldukça kaçan, arzu doyuma ulaştığındaysa yitirilen bir aşktır Lacan’ın değindiği. Ahmed Arif ise ulaşılmaz olan aşkını anlatır, illüzyonel bir yanı vardır onun aşkının:

“… Rüya, bütün çektiğimiz,

Rüya kahrım, rüya zindan.

Nasıl da yılları buldu,

Bir mısra boyu maceram…

Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,

Bilmezler nasıl sevdik,

İki yitik hasret,

İki parça can…”

André Haynal (1993) analiz “karşılıklı bir ayartma anıyla başlar” demektedir. Buna aşık olmak da denilebilir. Analizan ve analist arasındaki ilk karşılaşma ve bir anlaşmanın oluşmasıyla, birbiriyle düşünen, anlatan, dinleyen ve anlayan bir çift de oluşur. Belirli bir yakınlık içeren ama aynı zamanda da sınırları belirgin, yeni bir yolculuk başlar.

Robert Bak (1953) “Aşık olmak ve Nesne Kaybı” adlı metninde aşık olmayı, büyük bir nesne kaybının kaçınılmaz sonucu olarak tanımlar. Ancak burada kişi melankoliye yenik düşmek yerine, yani kayıp nesneyle özdeşim kurma yoluyla onu yeniden edinmeye çalışmaktansa, “ikame” bir nesneyle kaybı yok saymaya, yerine yeni bir aşk nesnesi koymaya ve  “aşk acısıyla” yeniden canlanmaya çalışır demektedir. Ahmed Arif onu doğuran annesini Sare Hanım’ı çok erken yaşta kaybetmiştir ve babasının sonraki eşi ona annelik etmiştir, belki de imkansız aşklara yazgılı bir şairdir en başından beri, kim bilir…

Sandor Frenczi ise, semptomların bir alıcı ve verici arasındaki iletişimin ürünü olduklarına değinmiş ve analizan ile analist arasındaki bağlantıdan türediklerini öne sürmüştür. Frenczi’ye göre tüm semptomlar aslında rahatsızlık belirtisi olan iletişimlerden oluşmaktadır ve değiştirilmez, sabit tanılar değillerdir. Aynı zamanda ona göre semptomlar, gösterilen sevgi ve onun geri dönüşünün de ifade biçimi olarak anlaşılabilirler. Jacques-Alain Miller ise psikanalizde aşkı, aktarım olarak kabul eder. Aşk kavramı veya buna bağlı açıklamalar daima bir aktarım dinamiği içinde yorumlanır ve buna göre aşkla ilişkili tüm duygulanımlar ve ifadeler ancak bir yer değiştirme biçiminde düşünülmek zorundadır. Analiste duyulan aşkın sebebi aslında başka birine aşık olmaya bağlıdır. Bu durum gerçek bir aşk ilişkisi biçiminde ele alınamaz. Analizanın, analiste duyduğu aşk daima bir eski aşkın yanılsamasını taşır ve karşılıksız kalmak zorundadır.

Tekrar Lacan’a dönecek olursak, “aşk düşlemsel bir düzeyde gerçekleşir…”Narsisistik bir tamamlanma arzusunun yanı sıra, bir ideal benlik edinme arzusu da yer alır bu ilişkide. Aşk aynı zamanda kişinin kendindeki eksiği tamamlama arzusunun da bir sonucu olacaktır.

Aynı zamanda Lacancı açıklamaya göre, konuşmanın olmadığı bir düzlemde aşk da olamaz, konuşmayan varlıklar aşık olamazlar. Aşk bir imleyenden doğar ve imlenen de bir eksik nesnedir, aşk da bu temel ayrımdan beslenir ve şöyle der, “ insanlar eğer aşktan söz etmezlerse, aşık da olmazlar.”

Renate Selacl şöyle der, “aşık olduğumuz zaman, aşık olduğumuz kişiyi de ideal benlik yerine koyarız. Bu kişiye aşık olmamızı sağlayan, kendi benliğimiz için arayışta olduğumuz mükemmel imgedir, ancak aşk için elbette tek başına bu yeterli değildir…”

Ahmed Arif şiirinde sıklıkla aşkından ve yine aşkla bağlı olduğu toplumsal mücadelesinden söz eder. Cemal Süreya, “uzun bir ağıt gibidir Ahmed Arif’in şiiri demekeedir” haklıdır da, herkesin anlayabileceği, duyabileceği ve hissedebileceği bir hüznü ve yakarışı taşır gibidir. Şair toplumsalcı ve gerçekçi bir mücadele içinde yer aldığı kadar, karşılıksız bir aşkın da sızısını duyar ve anlatır. Ancak bu aşk hiçbir zaman karşılık bulmayacaktır. Bize de Ahmet Arif şiirinde imkânsız bir aşkın izinde, buluşmak, beklemek ve umut etmek üzerine düşlere dalmak kalacaktır. Bizi bu baharda da “içerde” kalmaktan belki de aşk kurtaracaktır.

“…Gitmek,

Gözlerinde gitmek sürgüne.

Yatmak,

Gözlerinde yatmak zindanı.

Gözlerin hani?

 «To be or not to be» değil.

«Cogito ergo sum» hiç değil…

Asıl iş, anlamak kaçınılmaz’ı,

Durdurulmaz çığı

Sonsuz akımı.

İçmek,

Gözlerinde içmek ayışığını.

Varmak,

Gözlerinde varmak can tılsımına.

Gözlerin hani?…”