I-M (Puslu Kıtalar Atlası)

I

Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak.

“[…] ırlaya ırlaya meyhaneden çıktığında […]” (25)

İ

İtdirseği: Arpacık.

“Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)

K

Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz’de kullanılmış bir savaş gemisi.

“[…] Arap İhsan’ın kadırgasının Haliç’e girdiğini sanki büyük bir sır veriyormuş gibi adamın kulağına fısıldadı.” (13)

Kadidi Çıkmak: Bir deri bir kemik kalmak, çok zayıflamak.

“Zaten, genç olsun, yaşlı olsun, erkeklerin hemen hepsinin kadidi çıkmış, burunları düşmüş, dişleri dökülmüştü.” (108)

Kaftan kafa: (Kaf Dağına gönderme ile:) Baştan başa.

“Frenk kâşiflerine özenip bir mapamundi, Kaftan Kafa bir dünya haritası yapma sevdasına kapılmıştı.” (20)

Kalyon: Yelkenle ve kürekle yol alan savaş gemilerinin en büyüğü.

“Galata’da hem yatacak külhan yoktu, hem de Gülletopuk nam kalyoncuyla çıngar çıkarma tehlikesi vardı.” (15)

Kalyoncu: Deniz eri.

“Ama bir kalyoncuya iki üç akçe verip rakiplerine musallat etmeleri duyulmadık bir şey değildi.” (57)

Kara kabarcık: Deri yoluyla koyunlardan insanlara geçen ve bulaştığı yerde kara bir çıban meydana getiren tehlikeli hastalık, kara yanık, yanıkara, şarbon.

“Zemin, deşilmiş hıyarcıklardan, apselerden ve kara kabarcıklardan akan cerahatle kaplıydı.” (26)

Karabina: Namlusu genellikle yivli, kısa ve hafif bir tüfek.

“Fındık büyüklüğünde bir karabina kurşunuydu bu.” (33)

Kargı: Silah olarak kullanılan, ucu sivri ve demirli uzun mızrak.

“Kargısız kalan süvari kılınanı çekerek Bünyamin’in üzerine tekrar saldırdı.” (83)

Karina: Gemi omurgası. 

“… geminin karinasında oynayan bir çivinin sesini, düşman bir silahın horozunun tıkırtısını işiten bu adam…” (s. 188)

Kav: Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen veçabuk tutuşan, süngerimsi madde.

“Cüz keselerinde birer humbara, çakmak ve kav vardı.” (65)

Kebabe: Karabibergiller familyasına ait bir bitki türü. 

“Darülfülfül, kebabe ve darçın satan tüccar …” (124)

Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler.“

…hele yalın kılınç bu suratla keferenin üzerine koştu mu, alimallah hepsi arkalarına bile bakmadan kaçarlardı.” (88)

Kement: İdam için kullanılan yağlı kayış.

“Ebrehe’yi boğmaya hazırlandığı kemendi duvardaki çiviye astıktan sonra…” (215)

Kepenek: Çobanların omuzlarına aldıkları dikişsiz, kolsuz, keçeden üstlük, aba.

“Bununla birlikte adamlara kürkler, postlar, kepenekler ve keçe çizmeler dağıtılarak gönülsüzlükleri giderilmeye çalışıldı.” (70)

Kerteriz: Pusula kertelerine bakarak bir noktanın gemiye göre hangi yönde ve ne kadar mesafede olduğunu belirleme.

“Bu düzensiz oda türlü türlü eşyalar, usturlab, rubu tahtaları, kublenuma, aynalı kerteriz cinsinden cinsinden gökbilim ve denizcilik aletleri […]” (20)

Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya.

“… Konstantiniye dilencilerinin kethüdası Hınzıryedi’ye iki altına satılmıştı.” (89)

Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.

“Bu düzensiz oda türlü türlü eşyalar, usturlab, rubu tahtaları, kublenuma, aynalı kerteriz cinsinden cinsinden gökbilim ve denizcilik aletleri […]” (20)

Kılınç: Çelikten silah.

“Kılınçsız kalan adam, demir halkalardan örülme zırh gömleğini çıkarıp Bünyamin’e atıldı.” (83)

Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara.

“Saka, içindeki sese uyup kırbasındaki bütün suyu mezara boşalttı.” (49)

Kolomborne topu: Osmanlı ordusunun kullandığı uzun namlulu bir top.

“… Sahaflardan kiraladığı kitaplarda, ejderha başlı kolomborne topundan düşman hatlarının gerisine…“(59)

Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü. “… ejderha başlı kolomborneler hohlanıp ayna gibi parlatılıyordu.” (193)

“Bunu gören kâfirler kendi şâhi, darbezen, kolomborne ve balyemezlerine gülle yerine zincir, saçma, çivi ve cam parçaları doldurup ard arda ateşleyerek altta kalmak istemediler.” (194)

Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru.

“Bu işi başarabilirse, helaya gideceğini söyleyip onu kubura atmaya niyetliydi.” (s. 171)

Kulampara: Oğlancı.

“Horozlar ötmeye başladığında bu kez onu kulamparalar görmüştü.” (123)

Kundak: Tüfek gibi bazı ateşli silahlarda bunları çeşitli yönlere çevirmeye yarayan, namlunun altında bulunan ağaç veya metal bölüm.

“[…] top kundağını bozan bu çocuktu.” (16)

Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik.

“Gece yatacak çok sayıda külhan olmasına rağmen hemen hemen her bıçkınla kavgalı olduğu için yarenlik faslı Fener’de işlemezdi.” (15)

Külhani: Hafif sövgü anlamı taşıyan bir okşama sözü.

“Külhani bir ağızla açık saçık bir şarkı söyleyerek onlara doğru geliyor…” (s. 217)

Külhani: Külhanbeyi, kabadayı, serseri, hayta.

“Alibaz sanki bu külhaninin ruhuyla birleşmiş gibi bir savaş narası koyverip…” (63)

L

Lağımcı Ocağı: Osmanlı’da düşman kalelerini yıkmak için lağım kazan askerî teşkilat.

“Kendisine bir ekmek kapısı arayan bu eski zangoç tünel kazma işinde maharetli olduğunu düşündüğünden dokuz akçe yevmiye ile lağımcı ocağına yazıldı.” (53)

Lağımcıbaşı: Osmanlı’da lağımcıların başında bulunan kişi.

“Göğsündeki taşın takırtısı onu rahatsız edip uyumasına bile engel oldu, ama mesleğinde yükselip, lağımcıbaşıdan sonra ocaktaki en kıdemli adam olunca bu sesi bedeninin bir parçası olarak kabullenmeyi başardı.” (53)

Levent: Osmanlı donanmasında ve kıyılarında görev yapan asker sınıfı.

“[…] omuzlarında ganimet sandıklarıyla gemiden atlayan leventler karaya ayak basar basmaz toprağı öpüyorlardı.” (15)

Livata: Oğlancılık. 

“Fiili livata esnasında aletlerine sürecekleri yağın bulunduğu kutucukları zar gibi yerde yuvarlayıp barbut oynayan bu adamlar, delikanlıyı tepeden tırnağa süzdüler.” (123-124)

M

Mahmuzlamak: Hızlanması için hayvanı mahmuzla dürtmek, topuklamak.

“Süvariler atlarını mahmuzlayıp onların peşinden gittiler.” (71)

Mangır: Bakırdan yapılmış, iki buçuk para değerinde akçe.

Alibaz’ın entarisinin içinden yerlere Venedik dükaları, İspanyol kuruşları, esedi altınlar, zolota ve mangırlar dökülmeye başladı.” (18)

“Hayır sahipleri ona fels, mangır, akçe ve altınları vermek için adeta yarışırken…” (96)

Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay.

“… Gazanfer’in bir eli kan, bir eli katran fedaileri buradaki oyunlardan mano topluyorlardı.” (164)

Mapamundi: Bir çeşit dünya haritası.

“Frenk kâşiflerine özenip bir mapamundi, Kaftan Kafa bir dünya haritası yapma sevdasına kapılmıştı.” (20)

Mayna etmek: Herhangi bir şeyi halat ve palanga aracılığıyla denize veya yere indirmek.

“Kovalamaca sürerken bucurgatın manivelasıyla oynayıp demiri mayna eden […]” 16-17

Mebun: Erkeği para karşılığında baştan çıkaran erkek.

“Mebunlar ve utanmaz oğlanlar ise binbir naz ve işveyle kırıtıp göz süzdükleri gece davetkâr gözlerle ve edâlarla bakıp ona ücretlerini fısıldadılar.” (124)

Metris: Askerin çarpışma sırasında korunması için yapılan toprak siper.

“Fakat  bir kuşatmada, metrislerden kale duvarının dibine doğru, yeryüzünde altı kulaç aşağıda kazıp hazırladıkları lağım çökünce Vardapet’i toprağın altından zor kurtardılar.” (53)

Meyyit Kapısı: Eski Galata surlarının kapısından biri.

“Meyyit kapısındaki kahvehanede pinekleyenler, saçları bembeyaz kesilmiş,…” (50)

Misket: Bomba ve şarapnellerin içinde bulunan kurşun veya demir tanelerin adı.

“Fakat Ordu-yu Hümayun metrislerinden, çakaralmazlar, misketler, arkebüzler ve karabinalardan atılan bir nice kurşun, havada ıslıklar çalarak…” (s. 194)

Murassa yatağan: Değerli taşlarla bezenmiş namlusu kavisli, iki yanı da kesici, bir tür uzun savaş bıçağı.

“Kuşağında, gümüşle işlenmiş ayeti kerimelerin parıldadığı murassa yatağan taşıyan bu adam […]” (16)

Mürdesenk: Doğal kurşun oksit. 

“Duvarlardaki raflarda, sülyen, şap, mürdesenk, havacıva, göztaşı, tebeşir, zincifre ve daha bir nice maddeyle dolu kavanozlar sıralıydı.” (144)

Mürmür: Anka ile karıştırılan bir kuş. Osmanlı döneminde özellikle güvercin gübresi kullanılırdı.

“… böylece ticarethanesini satıp üç deve alarak hayvanlara mürmür kuşu gübresi yükledi ve lale soğanlarını altı günde büyüten bu değerli maddeyi sata sata, diyar diyar dolaşmaya başladı.” (228)

Mürmürbağa: Kirpi.

“Koyun, keçi, dana, tavşan, tavuk, tosbağa, kurbağa, mürmürbağa etini bile denedi…” (97)