Nazım Hikmet’in Bilinmeyen Bir Takma Adı: Nazmi Haluk

Nazım Hikmet

Serdar Soydan

serdarsoydan@gmail.com

Son Posta gazetesinin 31 Mart 1936 tarihli 2032 numaralı sayısında duyurulur: O günden itibaren haftanın yedi günü, yedi ünlü yazarın öyküleri okuyuculara sunulacaktır. Beş isim yer almaktadır duyuru metninde. Burhan Cahit Morkaya, Ercüment Ekrem Talu, Kadircan Kaflı ve Nurullah Ataç’ın isimlerinden sonra ‘En kuvvetli, en kıymetli şairimizin Nazmi Haluk nam-ı müstearıyla yazacağı hikâyeler’in de bu kapsamda yayınlanacağı müjdelenir. 

*

Hemen yan sütundaysa iki ay sonra ‘Orhan Selim’ takma adıyla ilk romanını yine Son Posta’da tefrika ettirecek Nazım Hikmet’in, Naci Sadullah’ın meşrutiyetten sonra ürün vermiş en kuvvetli romancı, şair ve öykücüleri araştırdığı anketine verdiği yanıt yer almaktadır.  

Bu anketi yanıtlarken ‘teknik bakımdan vezinleri en kuvvetle kullanan ve Türkçeye en kuvvetli şeklini verebilen’ şairler arasında Mehmet Fuat’ın, lisan, dil ve teknik bakımından başarılı bulduğu romancı ve öykücüler arasındaysa Nuri Urgun’un isimlerini anar. Naci Sadullah da özel olarak, kendi tanımlayışıyla ‘meçhul dâhilerimizden birini daha tanımak merakıyla’ bu iki ismin kim olduklarını sorar. 

Nazım Hikmet’in iki soruya verdiği cevap neredeyse kelimesi kelimesine aynıdır. 

“Bu çocuk yazılarını bana getirip okur hep… İnkâr edemem ki, çocukcağızın teknik işinde ve ‘Öz Türkçe’ kelimeleri şiire sokmakta/yazıya doldurmakta büyük hüneri var.”

Mehmet Fuat, Nazım Hikmet’in eşi Piraye’nin ilk evliliğinden olma oğlunun ismidir. Yani Nazım Hikmet’le bir bağı vardır. Nuri Urgun adına/takma adınaysa henüz rastlamadım. 

Nazım Hikmet anketi cevaplarken bu iki ismi vererek tahminim o ki, kendisine işaret etmektedir. Bunu ya okuyucu tarafından bilinmeyen iki takma adına vurgu yaparak kendi üretimini değerlendirmek yahut da kibirli görünmeden, ince bir espriyle kendisini başarılı bulduğu yazarlar arasında anmak için yapmış olmalıdır. 

Kesin olan şey şudur. Nazım Hikmet’in bir anket yanıtında yahut bir röportajında biraz da esprili bir şekilde zikrettiği bilinmeyen, tanınmayan bir ismin onun takma adlarından biri olabileceğini kolaylıkla düşünebiliriz. Zira Tahsin Yıldırım’ın Edebiyatımızda Müstear İsimler kitabına göre söyleyecek olursak, Nazım Hikmet’in yazarlık hayatı boyunca kullandığı, kullanmak zorunda kaldığı kırkın üzerinde takma ad vardır.  

*

Nazmi Haluk’a dönecek olursak… Neden Nazmi Haluk da bu takma adlardan biri, henüz bulunmamış, keşfedilmemiş biri olmasın? 

Nazım Hikmet… Nazmi Haluk… N ve H…

Son Posta zaten birkaç ay sonra ilk romanını tefrika edecek gazete. Nazım’ın o gazetede birkaç öyküsünü de yayınlatmış olması son derece olası. Peki, neden Orhan Selim değil de farklı bir isim? 

Edebiyatımızın belki de en çok takma ad kullanan yazarı Aziz Nesin bu durumu Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim adlı kitabında şöyle açıklar. “Hiçbir dergide, gazetede kendi adımla yazı yazdırmadıklarından, takma adlarla yazıyor, o takma adın benim olduğu anlaşılınca kendime bir başka takma ad uyduruyordum.” (s.392)

Fakat Nazım Hikmet’in bu öyküleri yazarken 1934-36 yıllarında TanAkşam ve Son Posta gibi gazete ve bazı dergilerde, yine 1936’da basılan İt Ürür Kervan Yürür kitabında kullandığı Orhan Selim takma adını değil de Nazmi Haluk’u kullanmasının sebebi sanırım politik değil ticaridir. Çünkü Aziz Nesin’in dediği gibi o takma adın Nazım Hikmet’e ait olduğu anlaşılsa ve Orhan Selim yerine Nazmi Haluk’u kullanmaya başlasa, iki ay sonra aynı gazetedeki romanında o isme dönmezdi. 

Bu takma isim değişikliğinin muhtemel sebebi ‘Orhan Selim’ isminin Akşam’a angaje olmasıdır. Aynı dönemde başka bir gazeteye ürün verirken yeni bir isim bulmak gerekmiştir. Tıpkı 1933-35 arası Son Posta’da kendi adıyla yazan Suat Derviş’in Cumhuriyet kadrosuna girdikten sonra Son Posta’da Hatice Hatip olarak devam etmesi gibi. 

Angajmanı bitince de iki ay sonra Orhan Selim imzası Son Posta sayfalarında belirmiştir.

*

Gelelim Nazmi Haluk’un Nazım Hikmet olduğunu düşünmemizi sağlayan ayrıntılara. İsim ve soy isminin ilk harflerinin aynı olmasını geçecek olursak… Öncelikle yukarıda da alıntıladığım tanıtımda onun en güçlü en değerli şairimizin takma adı olduğunu açıklanması bu şüpheyi kuvvetlendirir. Tam da o gün, hemen yan sütunda Nazım Hikmet’in cevapladığı anket yer almaktadır. Ankette Nazım Hikmet, kendisinden muhtemel takma adları yoluyla bahsetmektedir. 

2 Nisan 1936’da yayınlanan “Bir Alçağın Hikâyesi”nin girişi de Nazmi Haluk’un Nazım Hikmet olduğu savını güçlendirir. “Size bir alçaklığın hikayesini anlatacağım,” diye başlar öykü. Nazım Hikmet’in beş sene önce Yeni Güngazetesi için yazdığı öykülerden üçü de aynı şekilde, neredeyse aynı cümleyle başlar. “Size çok güzel bir kadirşinaslık hikâyesi anlatacağım.” (“Kadirşinaslık”) “Size bir eski zaman hikâyesi anlatacağım.” (“Bir Eski Zaman Hikâyesi”) “Size küçücük, sade bir sevgi ve pişmanlık hikâyesi anlatacağım.” (“Pişmanlık”)

31 Mart 1936 tarihinde yapılan duyurudan sonra Son Posta’nın hikâye sütununda Nazmi Haluk imzası dört kez görülür. “Bir Alçaklığın Hikâyesi” ve “Ben Bir Adam Öldürdüm” öyküleri telif, “Uzatılan El” ve “İki Kanun” çeviridir. “Uzatılan El”, Nazım Hikmet’in daha önce pek çok öyküsünü çevirdiği Michael Zoşçenko’ya aittir.  

Telif öykülere bakıldığında mahpusluk, soruşturma ve sürgün gibi Nazım Hikmet’in daha sonraları sıklıkla değineceği, ele alacağı konular göze çarpar. Bazen bir fiilden ibaret kısa cümlelerle oluşturulan ritim ve özellikle “Ben Bir Adam Öldürdüm”deki esprili hava da tanıdıktır.  

*

Tüm bu veriler ışığında, sanırım, Nazmi Haluk, Nazım Hikmet’in bilinmeyen bir takma adıdır. Nazım bu ismi en azından Son Posta’da yer alan, ikisi çeviri dört öyküsünde kullanmıştır.  

Şimdi sizi “Bir Alçağın Hikâyesi” ve “Ben Bir Adam Öldürdüm”le baş başa bırakıyorum.

Bir Alçağın Hikâyesi

Size bir alçaklığın hikâyesini anlatacağım. Bu alçaklığı yapan benim.

Hapishaneye geleli daha on gün olmuş­tu. Vakit akşamdı. Koğuşta sırtımı duvara dayamış kitap okuyordum. Birdenbire bir tıkırtı oldu. Baktım. Kapıdan içeri, o güne dek görmediğim iri yarı bir mahkûm, uta­na sıkıla giriyor. Koğuşta benden başka kimse yoktu. Arkadaşlar avluya, güneşlenmeye çıkmışlardı.

Doğruldum. “Buyurun,” dedim. Geldi, peykenin kıyısına oturdu. Konuşmak istiyor, sıkılıyordu. Fakat otuz beş yaşların­da kadar vardı. Ablak yüzlü, sarı parlak gözlüydü.

Bir müddet öyle karşılıklı bakışarak durduk. Sonra o dudaklarının ucuyla sor­du.

“Geçmiş olsun, nerelisin hemşerim?”

“Afyonluyum,” diye cevap verdim.

Bir anda ablak yüzü kıpkırmızı oldu, sa­rı parlak gözleri güldü.

“Ben de Afyonluyum,” dedi. Sonra sesi ağırlaştı.

“Memleket nasıl hemşerim?” diye sor­du.

Konuştuk. Hemen ilk konuşmamızda ba­şından bütün geçenleri öğrenmiştim. Bu hapishaneye Afyon Hapishanesi’nden sürgün gelmişti. Bir tarla kuyusundan doğan bir katil cürmü ona on beş yıla mal olmuştu. Çabucak ahbap olduk. Bu çabukluktan hemşeri oluşun bir payı bulunduğunu anlıyordum.

“Hemşerim,” diyordu. “Bir memlekete, ora hapishanesine gidebilsem. Burada ben­den korkuyorlar. Geçen yıl bizim kısımda büyük bir maraza koptuydu. Bir yedi bu­çukluğu şişledilerdi. Ben karışmadım am­a gene benden şüphelendiler. Tıktılar münferide. Sigarasız kaldım bir yol. Ney­se. İşte böyle hemşerim. Bizim oraya git­mek istiyorum. Orası da hapishane bura­sı da ama… Ne de olsa.»

Artık tatlı pişirdiği akşamlar kimseye göstermemeye çalışarak koğuşa gelip bana ayırdığı payı bırakıyordu.

Bir yaz gecesiydi. Hapishanenin içi sıcak ve ağır kokulu bir nefes gibi. Demir parmaklıklardan yıldızlar tane tane seçiliyor.

Koğuşta bizim hemşeriyle altmış altı oynuyorduk. Birkaç arkadaş bizi seyrediyor. Ben yeniliyorum, hemşeri üzülüyor­du. Birinci parti bitti, ikincisine başlıyor­duk ki, dışarıda, malta boyunda korkunç bir tokat sesi şakladı. Hepimizden önce koğuştan dışarıya fırlayan hemşeri oldu.

Malta boyu altüst. Bizim koğuş arkadaşlarından bir genç duvara yaslanmış. Yüzü sapsarı. Karşısında, birkaç kişinin zorla tuttuğu Yüzbirlik Ali var. Ali küfrediyor, kendini tutanların ellerinden kurtul­mak için çabalıyor.

İşi anladık hemen. Yüzbirlik Ali malta boyunda volta vuran bizimkini birkaç ke­re dirseklemiş. Önce bunu kazara sanmış bizim arkadaş. Fakat Ali dirsekleme işini söz atmaya kadar vardırınca herifin çember sakallı suratına silleyi indirmiş.

Biz işin tahkikatını yaparken, hemşeri yüzbirliğin karşısına dikilmişti bile. Gardiyanlar daha görünürde yoktular. Hem şeri kısık bir sesle Ali’nin burnu dibinde homurdanıyor ve onu tutmaya çalışanları iki yana itiyordu.

“Bırakın bakalım ne halt karıştıracak? Bir görelim! Bırakın ulan! Tuh Allah be­lanı versin be! Efeyim diye geziyorsun bir de.”

Yüzbirlik Ali’yi bıraktılar. Hemşeriyle karşı karşı kaldı. Fakat artık gardiyanlar yetişmişti.

O geceden sonra ne vakit bahçeye, malta boyuna çıksak, bizim hemşeri bizimle konuşmaksızın etrafımızda dolaşır oldu.

Aylar geçti. Biz mahkûmiyetimizi bitir­mek üzereydik. Bizim koğuşun günleri sayılıydı artık. Çıkmam yaklaştıkça hemşeri yanımdan büsbütün ayrılmaz olmuştu. Bir gün onu her zamankinden daha sıkılmış gördüm. Teselli etmek istedim.

“Sen de yakında çıkacaksın. Hem ben gelip seni görürüm. Mektup yollarım. Memlekete gidince anana da uğrarım,” de­dim.

O sarı, parlak gözlü başını salladı.

“Gelmezsin hemşeri,” dedi. “Mektup da göndermezsin. Buradan kimler çıkmadı… Hepsi geliriz dediler, yazarız dediler. Ne gelen oldu ne yazan! Yüzü soğuktur bu meret yerin! Ben bilirim.”

Onu temine çalıştım.

“Onlara bakma,” dedim, “ben muhakkak gelirim de yazarım da.”

Gardiyan tahliyecilerin adlarını birer birer bağırmaya başladığı vakit biz bavullarımız ve yatak derklerimiz­le çoktan hazırdık.

Malta boyunda mahkûmlar bizi uğurlamak için toplanmışlardı. Yüzbirlik Ali bi­le. Hepsiyle ayrı ayrı helalleştik. Ben göz­lerimle kalabalığın içinde bizim hemşeriyi arıyordum. Yoktu. Biriyle arattım. Bulun­madı.

Birkaç parça eşyayı ona verilmek üze­re meydancıya teslim ettim.

Gecelediğim otelde ertesi günü erkenden kalktım. Beş paket sigara, iki kilo et alıp hapishaneye gidecek, hemşeriyi ziyaret edecektim. Çünkü bir gün sonra İstanbul’a vapur vardı. İstanbul’da da birkaç gün kaldıktan sonra memlekete gidecektim.

Otelin kapısında eski bir mektep arka­daşıyla karşılaştık, öğleye kadar beraber dolaştık.

Yemek yerken hapishane gözümün önünden şöyle bir gelip geçti. Yemeği bitir­dim. Hapishane ziyaret saatine epey vakit vardı daha. Bir kahveye gittim. Gaze­telere dalmışım. Bir de baktım ki saat üç. Yarım saate kadar hapishanenin yoluna tutmalı, yoksa geç kalırız, diye düşündüm içimden. Çıktım. Yolda bir bildiğe daha rastladım. O da yarınki vapurla İstanbul’a gidiyormuş. Konuştuk. Saat dört oldu. Saat beş oldu. Hapishaneyi ziyaret saati geçmişti artık.

Zaten ne sigara paketlerini ne de eti almıştım. Üzüldüm. Bildik teselli etti.

“İstanbul’dan bir kat elbise alır, gönderirsin, daha makbule geçer,” dedi.

Şimdi memlekette, Afyon’dayım. Fakat ne hemşeriye elbise gönderdim ne gidip anasını görebiliyorum ne de bir mektup yazdım hapishaneye.

Ben Bir Adam Öldürdüm

“Ben bir adam öldürdüm,” dedi.

Odada beş kişiydik; o ve biz.

Biz, dördümüz de harbe girmiş insan­lardık, bunun içindir ki onun kayıptan ha­ber verir gibi karanlık bir sesle ve seyrek sakalını karıştırarak “Ben bir adam öldürdüm,” demesi hiçbirimizin üstünde umduğu tesiri yapmadı.

Hava sıcaktı. Vakit öğleye yakın. Oda­nın pencereleri açık, içeriye sokaktan ses­ler doluyor: Klasik yoğurtçu sesi, bir ço­cuk ağlayışı ve uzaktan uzağa, derinden derine dönemeçleri dönen tramvay gıcır­tıları…

Susuyoruz.

Söze ilk başlayan yine o oldu.

“Ben bir adam öldürdüm dedim, hiçbiriniz aldırmadınız. Ama ben sahi­den bir adam öldürdüm. 1908… Meşru­tiyetin ilanı senesi. İnanmıyor musunuz?”

Cevap vermedik.

Güldü.

“İnadınıza yapıyorsunuz galiba?” de­di. “Ama istediğiniz kadar inat edin, iste­diğiniz kadar merak etmezmiş gibi gözü­kün, ben yine anlatacağım. Bir adamı nasıl öldürdüğümü anlatacağım size.”

Heyecanlanmıştı. Halbuki biz onun 1908’de bir adamı nasıl öldürdüğünü sa­hiden de merak etmiyorduk. Hava sıcaktı. Ne konuşmak ne dinlemek isteği vardı içimizde. Dördümüz de en aşağı yirmi harbe girip çıkmıştık ve hepimizin karnı şimdi dehşetli açtı. Onun bize bir adamı nasıl öldürdüğünü anlatmasını değil, davetlisi olduğumuz öğle yemeğini bir an önce yedirmesini bekliyorduk. Fakat o anlatmaya başlamıştı bile.

“Tıbbiyede İttihat ve Terakki Cemiye­ti’ni ilk kuranlardan biri de benim. On do­kuz yaşındaydım. Ruso’yu ezbere bilirdim. Bizim gizli cemiyetin birbirini tanıyan beş azası vardı. Biri ben, birisi …, ikisi öldü, beşincisine gelince adı Salim’di. Ce­miyetin en ateşli uzvu ve sınıfımızın birincisi. Ne yapıyorduk? Okuyorduk. Münakaşa ediyorduk. Avrupa’dan gelen gizli risaleleri güvendiklerimize dağıtıyorduk. Beşimiz de yaptığı işi dehşetli büyük görüyor, beşimiz de korkunç bir imanın ateşiyle tutuşmuşuz gibi geliyordu bana.”

Sustu. Kır düşmüş seyrek sakalını tekrar avuçladı.

Ben arkadaşlara baktım, onlar bana. Boynumuzu büktük. Çaresiz dinleyecektik.

“Bir gece,” dedi, sustu.

Bu ‘bir gece’ sözünün içine bütün bir yıldızsız karanlıkları, sapsarı, testekerlek bir ayın üstünden geçen kara bulutları, çığlıkları doldurarak söylemeye çalışmıştı.

“Bir gece,” diye tekrar etti, “beni yatakhanede tartaklayarak uyandırdılar. Kendime geldiğim zaman nöbetçi zabitinin ve mektep müdürünün hem yorgun hem kızgın hem şaşırmış hem uykulu gözleriyle karşılaştım. ‘Kalk! Giyin!’ dediler. Giyindim. Aşağıda iki zaptiye, çok uzun ve çok kırmızı fesli iki sivile beni teslim ettiler. Salacak’tan bir kayığa bindik. Denizde fırtına vardı. Beşiktaş’a sırılsıklam çıktık. Bütün bu yolculuk esnasında ne ben onlara bir şey sordum ne onlar bana bir söz söylediler. Ben işi anlamıştım, onlar anlatmaya lüzum görmüyorlardı. Beşiktaş’ta fenerleri söndürmüş bir fayton bekliyordu bizi. Bindik. Nereye gittiğimizi anladınız değil mi?”

Ben “Yıldız’a!” dedim.

“Evet,” dedi.

“Sonu malûm, “dedim.

“Evet,” dedi. “Beş gün süren bir istintak ve iki saat süren bir mahkeme neticesinde, Trablusgarp’a nefyedildim. Menfada bizim cemiyetin üç azasıyla karşılaştık. Aynı gece dördümüzü de tevkif etmişler. Aynı mahkeme dördümüzü de mahkûm etmiş. Aynı vapurda geldiğimiz halde birbirimizi görememişiz. Trablus zindanının alt kovuşunda ilk rastlaştığımız dakika dördümüzün de ağzından bir tek söz çıktı. ‘Bizi satan, beşincimiz, buraya gelmeyenimiz, Salim’dir!’ Yanılmamışız. Bizden sonra gelenler de Salim’in kurbanı olduklarını söylediler. Hatta Salim … Paşa’nın kızıyla evleniyor diye haber aldık.”

Derin bir nefes aldı. Gözleri daldı. Bizim karnımız aç. Hava sıcak. Bir an önce hikâyesini bitirsin diye bekliyoruz.

“Neyse lafı uzatmayalım,” dedi.

Ben içimden, Hele şükür, dedim.

“Neyse lafı uzatmayalım. Trablus’­tan Mısır’a kaçtım. Bir mecmua çıkardım orda. Derken ilanı meşrutiyet oldu. Mecmuamla beraber İstanbul’a geldim. Memleket düğün evi gibi. Herkes konuşuyor ve hiç kimse dinlemiyor. Bir gün idarehanede oturmuş, vilayet gazetelerini okuyordum. Birden kan tepeme çıktı. Bir makale, altında imza: Salim. Vatan, millet, adalet, müsavat, hürriyetten geçilmiyor makalede. Bir tahkikat. Mesele ortaya çıktı. Sahibi makale Salim, bizim Salim’di.”

Sözünü birdenbire kesti. Sahibi makale Salim’in onları satan Salim olması ne tesir yapacak üstümüzde diye gözlerimizin içine baktı. Tetkikatının neticesinden memnun olmadı ki galiba, kızgın bir sesle hikâyesini şöylece bitirdi.

“Hemen bir makale yazdım benim mecmuaya. Hainler yüzlerine riya maskesi geçirerek içimizde yaşıyorlar, dedim. Fakat biz onları, bizi Abdülhamit’e satanları biliyoruz, dedim. Ve mecmuadan bir nüshayı Salim’in adresine gönderdim. Aradan iki gün geçti, Salim’in yazılarını basan vilayet gazetesi hürriyetperverandan Salim Beyefendi’nin ansızın ölümünü yazıyordu. Anladınız mı? Salim’i benim bir makalem öldürdü. Korktu. Salim’i ben öldürdüm!”

O, bir solukta anlattığı hikâyesinin boşa gittiğini anlamanın tesiriyle dargın dargın yerinden kalkıp “Buyurun yemeğe,” derken ben acıdım ona. 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*