Nahid Sırrı Örik’in Eve Düşen Yıldırım’ı ve Akisleri

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor

Serdar Soydan

serdarsoydan@gmail.com

Eve Düşen Yıldırım 5–23 Mayıs 1932 tarihleri arasında 19 tefrika olarak Milliyet‘te yayınlanır. Ve neredeyse iki yıl sonra, Nisan 1934’te de kitap halinde basılır. Kitap çıktıktan sonra farklı gazete ve dergilerde Nahid Sırrı’nın bu uzun öyküsünü değerlendiren, kritik eden çok sayıda yazı kaleme alınır.

Dahası Selami İzzet Sedes, eserin, 2-28 Kasım 1929 tarihleri arasında 26 tefrika olarak Akşam gazetesinde yayınlanan Bağ Bozumu adlı romanıyla aynı kaynaktan adapte edildiğini, yani telif değil adaptasyon olduğunu iddia eder. Oysa ne Bağ Bozumu’nun ne de Eve Düşen Yıldırım‘ın tefrikalarında okuyuculara böyle bir bilgi verilmiştir. Nahid Sırrı bu iddiayı kabul etmez ve Selami İzzet’e cevaben alaycı bir yazı kaleme alır. Selami İzzet’se birkaç gün sonra konu hakkında ikinci bir yazı kaleme alarak iki eserden alıntılar yapar ve tematik benzerliğin de ötesinde -iki eserin konuları neredeyse aynıdır- cümle ve anlatıma dair benzerlikleri ortaya koyar. Hemen ardından Vâlâ Nurettin, Selami İzzet’i destekleyen bir yazıyla tartışmaya katılır.

Bu tartışma öncesinde, yazdığı bir değerlendirmeyle eseri beğendiğini söyleyen Nurullah Ataç ikinci bir yazıyla Türk Edebiyatı’nda adaptasyon ve intihal sorununa değinir örnekler vererek. Birkaç imzasız yahut takma isimli yazı da kısa süre içinde bu tartışmaya katılır.

Nahid Sırrı ise dergisi Varlık‘ın 31. sayısında (15 Ekim 1934) uzun bir yazı yazarak (“Eve Düşen Yıldırım Münasebetiyle Roman ve Hikâyenin Membaları”) yeniden savunmaya geçer.

Oğlak Yayınları tarafından 1998 yılında yeniden basılan Eve Düşen Yıldırım‘ın başında “Asefal Bir Heykel İçin Requiem” başlıklı yazısında Kayahan Özgül bu tartışma ve yazıların bir kısmına değinse bile pek çok değerlendirme ve eleştiri yazısı eksik kalmıştır.

Taha Toros Arşivi’nde yer alan terekede Nahid Sırrı’nın tüm bu yazıları bir araya getirdiğini, kestiği gazete kupürlerini bir deftere yapıştırmak suretiyle dosyaladığını görüyoruz. Dosyada yer alan on yedi yazının künyeleri kronolojik olarak şöyledir:

  1. Hikmet Münir, “Nahid Sırrı Bey’in Yeni Kitabı” Haber Akşam Postası, 12 Nisan 1934
  2. Nurullah Ataç, “Eve Düşen Yıldırım” Milliyet, 14 Nisan 1934
  3. Agah Sırrı (Levent), “Eve Düşen Yıldırım!” Vakit, 18 Nisan 1934
  4. Ahmet Muhip (Dranas), “Mevzu Kıtlığı, Eve Düşen Yıldırım ve Komşunun Saksıları Hakimiyet-i Milliye, 26 Temmuz 1934
  5. Nurullah Ataç, “Tenkidin Bir Şekline Dair” Son Posta, 1 Ağustos 1934
  6. Naci Sadullah, “Eve Düşen Yıldırım” Zaman, 7 Eylül 1934
  7. Selami İzzet (Sedes), “Eve Düşen Yıldırım” Vakit, 10 Eylül 1934
  8. Nahid Sırrı (Örik), “Bir Cevap: Eve Düşen Yıldırım Etrafında” Vakit, 13 Eylül 1934
  9. B. (?), “Adaptasyon Cilveleri” Zaman, 15 Eylül 1934
  10. Selami İzzet (Sedes), “Eve Düşen Yıldırım” Vakit, 18 Eylül 1934
  11. Vâlâ Nurettin, “Selami İzzet ve Nahit Sırrı Münakaşası” Haber Akşam Postası, 18 Eylül 1934
  12. Hakiki Bir Edebiyat Meraklısı, “Eve Düşen Yıldırım, Alavezni Kaldırım” Haber Akşam Postası, 21 Eylül 1934
  13. Nurullah Ataç, “İntihal” Milliyet, 22 Eylül 1934
  14. K. N. (Kazım Nami Duru), “Eve Düşen Yıldırım” Ülkü, sayı 20, Ekim 1934
  15. Nahid Sırrı (Örik), “Eve Düşen Yıldırım Münasebetiyle Roman ve Hikâyenin Membaları” Varlık, sayı 31, 15 Ekim 1934
  16. Çakmakçıoğlu, “Eve Düşen Yıldırım” Çığır, Ekim 1934
  17. M. T., “Müşterek Rüya Gibi” Son Posta, 15 Ekim 1934

Hakkında çıkan yazılar neredeyse Eve Düşen Yıldırım‘ın kendisi kadar hacimli bir dosya oluşturmaktadır. Dilerim yakın bir gelecekte, Eve Düşen Yıldırım, Oğlak Yayınları tarafından toplu öykülerin bir cildi içinde değil de ayrı olarak basılır ve tüm bu yazılar da metnin sonuna eklenir. Bu metinler, otuzlu yılların edebiyat eleştirisi anlayışına ve tartışma üslubuna dair fikir vermektedir.

Aşağıdaki iki metni, Selami İzzet’in tartışmayı başlatan yazısı ve Nahid Sırrı’nın buna cevabını da örnek teşkil etmesi için paylaşıyorum.

Eve Düşen Yıldırım

Bundan birkaç zaman evvel, genç bir arkadaş bana gülerek sormuştu.

“Nahit Sırrı Bey’in Eve Düşen Yıldırım isimli romanını okudunuz mu?”

“Hayır,” dedim.

Arkadaşım tebessümüne devam etti.

“Tavsiye ederim, oku!” dedi.

İki dille, Fransızca ve Türkçe birçok eserin müellifi, münekkit Nahit Sırrı Bey dostumuzun, bazı makalelerini okudumsa da romanlarını okumuş değilim. Esasen pek az Türkçe roman okuduğumdan, Eve Düşen Yıl­dırım isimli telifini okumaya fırsat düşüremedim.

Geçen gün, gazetelerden birinde, bu eserin kısa bir tenkidi ile, hülâsa­sı [özeti] gözüme ilişti. Genç arkadaşımın tavsiyesini hatırladım. Romanı okuyamadım. Bari hülasasını okuyayım, diye düşündüm.

Bu düşündüğümü yapmak kolaydı. Göz gezdirdim:

Eve Düşen Yıldırım, Anadolu’da geçen bir vakadır. Ahmet Şükrü Efendi’nin iki oğlu var: Namık ve Sait. Namık evlidir, Şayeste Hanım’ın kocasıdır. Sait henüz liseye gidiyor. Ahmet Şükrü Efendi evinin hâkimidir; bir sözünü iki ettirmez…”

Duraladım. Ben böyle bir roman kanavası hatırlıyorum. Acaba Eve Dü­şen Yıldırım’ı okudum da farkında mı değilim? Hayır, müellif Nahit Sırrı Bey’in eserini okumadığıma eminim. Şu hâlde şu mevzu başlangıcına neye zihnim takılıyor? Yoksa Nahit Sırrı Bey de mi benim usulümde roman ya­zıyor? Zannetmem, benim müellif olmadığımı artık dünya öğrendi. Hâlbuki Nahit Sırrı Bey müelliftir. Adap­te etse bile saklamaz, eserinin Fransızcadan alındığını kaydeder.

Hele okumaya devam edelim.

“Ahmet Şükrü Efendi dargın kardeşi Hüsnü Efendi’den mektup alıyor. Bu bir vasiyetnamedir. Kardeşi ölüm döşeğinde, kızı Muazzez’i ona emanet ediyor. Şükrü Efendi gidiyor, Muazzez’i alıp köye getiriyor. İşte eve düşen yıldırım bu kızdır.”

Genç arkadaşımın gülümsemesi gözlerimizin önüne geldi ve ben de güldüm. Tamam… Eve Düşen Yıldırım, benim bir iki sene evvel Akşam’da tefrika ettiğim Bağ Bozumu isimli romanım…

Bir an kendimi müellif yerine koydum da irkildim. Nahit Sırrı Bey koca dünyada adapte edecek eser bulamamış da benim eski bir romanımı mı kendine mal etmişti?

Kızmadım dersem yalan olur. Hemen telefona sarıldım, dost avukata müracaat edip Nahit Sırrı Bey aleyhinde intihal davası açacaktım.

Bereket versin kendimi çabuk top­ladım. Böyle bir dava açma hakkım yoktu. Çünkü eserin sahibi ben değildim. Ben de Bağ Bozumu’nu bermutat adapte etmiştim. Müellif Nahit Sırrı Bey, adaptasyoncu Selami İzzet’in membaına başvurmuş.

Neyse, kendisine geçmiş olsun de­rim.

Selami İzzet

Bir Cevap

Eve Düşen Yıldırım Etrafında

Vakit’in 11/9/1934 tarihli nüshasın­da Selamı İzzet Bey’in “Eve Düşen Yıl­dırım” başlıklı ve istihza [alay] dolu lisanına göre yıldırımı bana düşürmek iddialı yazısını okudum. Gazete sütunlarında münakaşalara girişmekten hazzetmediğim için bu yazıyı cevapsız bırakmak mizacıma çok daha uygundu. Fakat sükût kendisinin iddia ettiği şeyleri ka­bul sayılabileceği için, şu birkaç satırı yazmaya mecbur oluyorum.

Selami İzzet Bey’in Bağ Bozumu isminde bir tefrikası çıktığından habe­rim dahi yoktu. Roman ve hikâyelerinin adapte olup olmadığını da hiç me­rak etmiş ve bu hususta zihin veya çene yormuş değilim. Kendisinin bir hay­li fıkrasını okumuş ve kıvrak lisanını beğenmiş olmakla beraber hikâye ve roman sahasındaki yazılarından daha tek satır okumadım. İlave edeyim ki, bunu, kendisinin benim hakkımda “bazı makalelerini okudumdu ama romanları­nı okumuş değildim,” cümlesine bir na­zire veya mukabele olsun diye söylemi­yorum. Benim çıkmış romanlarım esa­sen yoktur, en uzun yazım olan bu Eve Düşen Yıldırım da bir romandan ziyade bir büyük hikâyedir.

Selami İzzet Bey’in yazı ve kitapla­rı bahsini artık bir tarafa bırakarak ismini yeni duyduğum bu Bağ Bozumu’nu adapte ettiği Fransızca esere ge­lelim.

Yazık ki bu kitabın ismi ve müellifi meçhul kalıyor. Selami İzzet Bey aca­ba bu muharririn [yazarın] ve bu kitabın isimlerini niçin söylememiş? Dokunaklı, ima ve alaylı yazı yazmaya kendisi gibi mey­yal olsaydım, adamcağızın ismi öğrenilirse başka eserleri de yağma edilir ve ekmeğimden olurum diye düşündüğü­nü yahut da senelerden beri eserlerini adapte ettiği kitapların çokluğundan imzasını taşıyan bu kitapların asıl mu­harrirlerinin isimleri bile hafızasında kalmadığını söylerdim. Fakat, hele son senelerde pek az roman okuduğum için, Eve Düşen Yıldırım’ın eşini değil, bir benzerini de bilmediğimi söylemekle ik­tifa ediyorum [yetiniyorum].

Eğer mizahi ve biraz da meslektaşlık icaplarına mugayir [aykırı] bir şekilde yazı­lan bu yazıya fazla bir kıymet verseydim, Eve Düşen Yıldırım’ın vekayiine [olaylarına] sahne olan evin hala Ankara’nın Cebe­ci sırtlarında durduğunu ve için­deki birçok insanların hemen kitaptaki şekil ve hüviyetleriyle hayatta bulun­duklarını, kendilerinden müsaade ala­rak söylerdim.

Selami İzzet Bey’in yazısı münasebe­tiyle verdiğim bu izahatın, zoraki söy­lenen şeylerle samimiyet dilini birbi­rinden ayırt eden okuyucuları tenvir etmiş [aydınlatmış] olduğuna inanıyorum. Mutlaka fenaya hükmeden mizaçta kimseler için ise isnat ve iftiraya inanmak veya inan­mış görünmek asıl olduğu için, böyleler varsa onlar zaten intihal [çalıntı] iddiasını kabul etmişlerdir. Ve binaenaleyh [bununla birlikte], sö­zü daha fazla uzatmak zahmetine girmeyeceğimi Selami İzzet Bey’e şimdiden haber veririm.

Nahit Sırrı

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor