Eksilti: Fantastik Senfoni (Nazlı Eray)

Seval Şahin

sevals@gmail.com

Tüm anlatıların bir özü, çatısı, bel kemiği hatta röntgeni vardır ya da var olduğu sanılır. Eksilti bunları aramanın, sorgulamanın bir ürünüdür. Bu sorgulamada metinlerin özgün hallerine sadık kalınmış, metin olay örgüsü, üslubu, anlatım tekniği ve sonu değişmeksizin eksiltilmiştir.

Bu sütunun ilham kaynağı şu alıntıdır: “Anlamını koruyarak anlatının en fazla ne kadarını çıkarabiliriz? Bu anlayış ya da onun eksikliği, yazabilenleri gerçekten yazabilenlerden ayırır. Çehov olay örgüsünü kaldırdı. Pinter incelikle işleyerek tarihi ve anlatıyı söküp attı. Beckett karakterizasyonu çıkardı. Ama onları yine de duyabildik. Eksiltme bir yaratım biçimidir.” (David Shields, Gerçeklik Açlığı: Bir Manifesto, s. 173)

“Fantastik Senfoni

Uçaktan iner inmez, bir taksi çevirdik. Menajerim İrfan şoföre:

“Kent merkezine çekin!” dedi.

Fildişi gabardin takım elbisesinin içine, siyah ipek gömlek giymişti. Gömleğinin en üst düğmesini açmış, Yves Saint Laurent kravatını az gevşetmişti. Ceketinin yakasındaki pırlanta iğne, kentin tüm güneşini üstüne çekivermişti!

Bacak bacak üstüne attım. Füme file çoraplarım iyice gerildi, kürküm sırtımdan büsbütün arkaya kaydı. İpek elbisemin içinde terlemiştim.

“Oku şekerim,” dedi İrfan.

‘… Ünlü yazar, menajeri ile birlikte, bugün 14:00 uçağı ile kente geliyor. Kızıl saçlı, şuh yazar, kentte kaldığı süre içinde, Grand Hotel’deki süitinde; tüm eleştirmenleri teker teker kabul edeceğini basına açıkladı.’

Taksi, Grand Hotel’in önünde durdu. 

İrfan: “Fotoğraf çekmek yok!” 

Tuttu beni kolumdan, bindik asansöre. Yedinci kattaki, bize ayrılmış olan süite çıktık. 

“Ah İrfan, yazar olmanın sorumluluğu ne denli ağır… Şöhretin bedeli ne yüksek….”

“Sen şimdi bunları düşünme canım, ben lobiye telefon ettim; seninle görüşmek isteyen eleştirmenlerin aşağıda bir listesi yapılmış; saat dörtten sonra, 7’şer dakika süre ile onları kabul edeceğini bildirdim,” dedi.

İrfan kalktı, teybin düğmesine bastı. Hector Berlioz’un eşsiz senfonisi, dalga dalga otel odasını doldurmaya başladı.

Ceketini giyip zile bastı. İki dakika sonra birinci eleştirmen içeriye girdi. Bu, gençten bir kimseydi. 

“Tüm yazdıklarımı okuyor musunuz? Ne buluyorsunuz onlarda” diye sordum. 

“İnanın, hiçbir şey bulamıyorum,” dedi o. 

Tabancamı usulca çekip çıkarttım, tetiği çektim. İrfan koştu, onu koltuktan kaldırıp yandaki odaya taşıdı.

“Anında ölmüş.”

İki dakika sonra ikinci eleştirmen gelmişti. Bu, yaşlıca bir beydi.

“Buyurun, ne isterseniz sorun. Bugün her soruyu yanıtlayacağım!” dedim.

“Acaba bazan, yaratayım derken üretiyor musunuz?” 

Silâhı doğrultup nişan aldım. Viskisini yudumlarken alnından vurmuşum. 

“Anında öldü,” dedi İrfan.

Eleştirmeni yan odaya taşıdı. İki dakika geçmeden sıradaki eleştirmen girmişti içeri. 

Bu, bir bayandı.

“Siz, kalemi mi kullanıyorsunuz, yoksa reklâmı mı?” dedi.

“Yalnızca kalemi!”

Yanıbaşımdaki masanın üstünden altın dolmakalemimi alıp kapağını açtım. Nişan aldım, usta bir hareketle, ucu neşter gibi sivri kalemimi fırlattım yüzüne.

İrfan: “Kalem güçlüymüş. Anında öldü. Gözden beyne girmiş…” dedi. Eleştirmeni koltuktan kaldırıp yandaki odaya taşıdı. 

İki dakikada genç bir eleştirmen girdi içeriye.

“Sayın yazar, bir yıllığa sizinle ilgili bir yazı yazdım. Dilerseniz onu okumak istiyorum.” 

“Buyurun okuyun, dinliyorum sizi.” Burunsu bir sesle okumaya başladı. 

“Şahane,” dedim.

Silâhı doğrulttum. Tetiği çektim. Son anda başını yana çevirdi kerata, şakağından vurmuşum.

İrfan: “Anında ölmüş,” dedi cesedi yan odaya taşıdı, zili çaldı. Bir eleştirmen daha girdi içeriye:

“Bir yazar nasıl daktilo bilmez de yazı yazar?” diye sordu.

Kalkıp gümüş rengi yazı makinemi aldım, şöyle bir nişan alıp fırlattım eleştirmenin kafasına.

İrfan: “Anında ölmüş” dedi, kucaklayıp yandaki odaya taşıdı onu. 

Zili çaldı. Yaşlı bir eleştirmen girdi içeriye, koltuğa usulca yığıldı.

İrfan gitti, baktı. “Yüreğine inmiş. Anında gitmiş…” dedi.

Yan odaya taşıdı onu. Sonra baktı bana:

“Yoruldun canım.”

Lobiye telefon açtı. 

“Bekleyen eleştirmenlere rica edin, yazar yoruldu, arzu edenleri yarın sabah kabul edecek.” 

Kapattı telefonu, döndü bana:

“Hadi kürkünü al sırtına, çıkıp kenti dolaşalım.” 

İrfan’la kol kola çıktık dışarıya. Döndüm İrfan’a:

“Aynı öykülerimdeki gibi oldu her şey değil mi?”

Başını salladı:

“Öyküye benzer yanı var mı bunun, güzelim? Hadi gel gezelim!”

Nazlı Eray, “Fantastik Senfoni”, Eski Gece Parçaları, Can Yay., İstanbul, 1991, s. 7-19.