Eksilti: Beni Niye Çağırdılar? (Behçet Çelik)

Seval Şahin

sevals@gmail.com

Tüm anlatıların bir özü, çatısı, bel kemiği hatta röntgeni vardır ya da var olduğu sanılır. Eksilti bunları aramanın, sorgulamanın bir ürünüdür. Bu sorgulamada metinlerin özgün hallerine sadık kalınmış, metin olay örgüsü, üslubu, anlatım tekniği ve sonu değişmeksizin eksiltilmiştir.

Bu sütunun ilham kaynağı şu alıntıdır: “Anlamını koruyarak anlatının en fazla ne kadarını çıkarabiliriz? Bu anlayış ya da onun eksikliği, yazabilenleri gerçekten yazabilenlerden ayırır. Çehov olay örgüsünü kaldırdı. Pinter incelikle işleyerek tarihi ve anlatıyı söküp attı. Beckett karakterizasyonu çıkardı. Ama onları yine de duyabildik. Eksiltme bir yaratım biçimidir.” (David Shields, Gerçeklik Açlığı: Bir Manifesto, s. 173)

“Beni Niye Çağırdılar?

Beni niye çağırmışlardı, hiçbir zaman anlamadım. Arkadaşlarıydım, severlerdi beni, ama çok yakın değildik. Yoksa, bir keresinde, “Keşke beni de çağırsaydınız,” gibisinden bir laf mı etmiştim?

Neden çağrıldığımı ya da en azından tahmin ettiğim gibi, boşboğazlığımdan ötürü çağrılmadığımı bilsem, kendimi rahat hissedebileceğim bir lokantaydı. 

Benimle buluşmadan önce başladıkları konuda konuşmayı sürdürüyorlardı. Garson ne istediğimizi sorduğunda, siparişleri hemen verdiler. Sırrı, ne içeceğimi sordu, “Uyarım,” dedim. Gülümsedi, şarap söyledi. Kadeh tokuşturma faslından sonra, bana dönüp hayatın nasıl gittiğini sordu.

“N’olsun, dedim, “o nereye gideceğini biliyor, ben de onun peşindeyim…”

Güldüler. Ben de yanıtımı beğenmiştim. En azından sohbeti uzatacak bir yanıttı. Arzu, “Biz de bilsek, nereye gittiğini,” diyerek, ‘lafın peşini kovaladı.’

Sırrı yanıtladı: “Ölüme,” dedi.

Sustular. Sessizlikten ürktüm.

Sırrı, şarabın güzelliğinden söz edince gülümsedim. 

Bir süre sustuk, garsonun getirdiği mezeler bitmiş, balıklarımız gelmişti. Kibarlığımı kuşanıp, “İyi ki çağırdınız beni,” dedim, “epeydir böyle bir yerde yemek yememiştim.” 

“Tuhaf birisin,” dedi Arzu.

“Aksine gayet sıradan bir hayat benimkisi,” dedim. 

“Bilmem, ama çok kapalı birisin… Tabii, o seçimin ama…”

Yarım kalan yalnızca cümlesi değildi. O anda anladım ki bundan sonra soru sormayacaktı.

Sesini özleyeceğimi düşündüm. Bir daha öğlenleri bile aramayacaklardı beni, bunu hissediyordum.

Peki ama beni niye çağırmışlardı bu akşam?

Ortak tanıdıklarımızdan birkaçını sordum. İyi oldu. Dedikodu yapmaya başladık. Sonra hiç tanımadığım birilerinden konuştular. İlgiyle dinledim. Gerçekten de bambaşka şeyler yaşıyorlardı. Kimi anlattılarsa imrendim neredeyse. İçimdeki sızı büyüyordu.

Sonra yemek bitti.”

Behçet Çelik, “Beni Niye Çağırdılar?”, Herkes Kadar, Can Yay., İstanbul, 2011, s. 59-65.