Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam

Alışkı: Alışkanlık.

“Yılların verdiği alışkıyla, denize gitmesi gerektiğine inanıyordu gene de; denizden güzel bir şey düşünemiyor, denizde doğduğunu unutamıyordu hâlâ, onun için denize gidecekti.” (32)

Aymak: Kendine gelmek, aklı başına gelmek, ayılmak.

“Ayınca, budalalığına sövmeğe başladı.” (36)

Corum: Balık akını.

“O zaman, içtiği sulara tuz ekmeğe başlardı düşünde, gövdesinin bütün uzunluklarını mersin balıklarına, bütün yuvarlaklıklarını denizanalanna dönüştürür, yosun ormanlarında dolanır, dalıverirdi palamut corumlarının içine.” (32)

Çekmen: Vantuz.

“Koca, kanlı canavar köpekbalıklarının kamına, başındaki çekmenle yapışıp, yüzgecini bile kımıldatmadan, köpekbalığı hızıyla deniz deniz gezen tembel balığı düşündü…” (33)

Çevri: Girdap.

“Yerlerden kalkan toz çevrileri paçalarına, yenlerine, kulaklarına, saçlarına doluyordu.” (34)

Çöngül: Ufak bataklık yer.

“Düşünün çöngülünden sıyrılıyordu…” (38)

Dalgırlanmak: Harelenmek.

“Kocaman kocaman kavaklar vardı oturduğu bu kentte, sokaklarda, bahçelerde sıralanıp boy gösteren; ilkyazın gelmesiyle yeşerip yapraklanınca, hışıltılarını duyurunca, her ağaçtan daha çok, denizin dalgırlanışını, teknelerin salınışını anımsatırdı bunlar.” (32)

Düzülmek: Tüm hazırlıkların tamamlanması ve bir işi yapmaya başlamak.

“Bu ses gölünden, bataklığından kurtulmanın tek yolu, Sazandere’ye gidecek otobüsü bulmak, ona binerek, onun içine sığınarak, onun kucağında buradan kopup yola düzülmek olacaktı.” (33)

Emik: Emmekten çürüyen yer, emme izi.

“İki yanında da kocamış yüzler, çökmüş göğüslere doğru sarkmış kar saçlı kafaların buruş buruş yüzleri, anlamsızca gülümsüyordu, emik avurtları, dişsiz ağızlarıyla; çukura kaçmış dalgın gözleri, adamın gözlerinin içine içine bakar gibiydi.” (42)

Imızganmak: Uyku ile uyanıklık arası bir durumda bulunmak, uyuklamak.

“Geldiği otobüs buralara yaklaşırken, yol yorgunluğundan olsa gerek, ımızgandığı yerde, pazar yerinde yürüyen adamla yukarıdan bu adamın filmini çeken adama bölünmüştü.” (37)

Irganmak: Sallanmak, kıpırdanmak.

“Pazar yerinin dört yanım çevreliyordu buradaki kavaklar. Ulu, salınan, ırganan.” (35)

Kavkı: Kabuk. 

“Denizsiz kalmamak için, gittiği her kıyıdan çakıllar, kavkılar taşırdı evine.” (31) “Denizi bütün gözenekleriyle yeniden emebileceği günlerin gelmesini, çakıllara, kavkılara bakarak beklemişti, kışlar kışı.” (31)

Kıtıpiyoz: Değersiz, işe yaramaz.

“İrkildi. Beklediği yere, kıtıpiyoz bir araba gelmişti.” (37)

Kumla: Kumluk yer, geniş kumsal.

“Çantasını yere bıraktı, eğildi; kumla kumu, deniz kumu değildi bu.” (41)

Kumul: Çöllerde veya deniz kıyılarında rüzgârların yığdığı kum tepesi.

“Düşünmek de boştu, yük taşımak da. Bir tepeciğe tırmanıyordu şimdi, besbelli. Bir kumula.” (41)

Saklangan: Saklı, gizli, kendini kolay ele vermeyen.

“Yolcuydu, başına her türlü şey gelebilirdi, hazırdı buna, ama bütün yolcular gibi, gene de, her şeyin yolunda gitmesini, her şeyin ayağına gelmesini, için için beklemişti; gizli, kaçak, saklangan bir duyguydu bu.” (41)

Tabla: Satıcı vb.nin kullandığı tahtadan tepsi.

“Pazar günü dışında bir gün, pazar öncesi ile sonrası dışında, malın yığıldığı önceki günle, pisliğin, süprüntünün kaldırıldığı sonraki günün dışında bir gün, haftanın ortasında bir gün, ıssız, tablasız, sergisiz, direksiz dayaksız, güneşliksiz pazar yerinin bir ucundan bir ucuna” (34)

Taka: Bozuk, zor çalışan veya eski kara taşıtları için kullanılan bir söz.

“Her yanı dökülen, gerçek takaların güzelliğine inat, küçükseme dolu bir sesle ‘taka’ diye nitelenen, yıllarca, iyili kötülü yol yeyip bitirmiş otobüslerden biriydi gelen.” (37-38)

Telli: Troleybüs. 

“Telliye bindi, denize gitti.” (36)

Utku: Yengi, zafer.

“Ama bir gece önce, bütün bu çabasını, otobüsü sonunda bulmuş olmanın utkusunu hiçe indiriveren, yok ediveren bir şey olmuştu.” (39)

Verev: Bir köşeden karşı köşeye doğru kesilmiş, katlanmış veya konulmuş olan.

“Pazar yerinin ıssızlığını verev bir çizgiyle bölerek bir uçtan bir uca yürür, […]” (35)

Yalım: Alev.

“Adam ocağın karşısındaki boş yere oturdu, ayaklarım, ellerini yalım yalım yanan ateşe uzattı.” (42)

Yeğnilik: Hafiflik.

“Yerine oturmasıyla birlikte motor işledi, gürültünün içinden bir gemi yeğniliğiyle çıktılar.” (40)

Yoluk: Saçı başı dağınık, düzensiz.

“Çantasını, torbasını toplayasıya, kendini dışarı atasıya, o soluk, yoluk nesne, kalabalığın içinden süzülüp gitmişti bile.” (38)