Altı Ay Bir Güz

Akik: Yüzük taşı, mühür vb. yapmakta kullanılan, türlü renklerde, yarı saydam, parlak ve değerli bir taş.

“Limon kokulu el iki elin arasına alınır sonra, yüzükle oynamağa başlanır. Nene bunun adı akik değil mi” (49)

Alık: Aptal, sersem. 

“Onu bu haliyle gören, oldukça alık bir adam sanırdı.” (7)

“Alık, alık bu sabah.” (15)

Almaç yatağı: Sabit telefonlarda görüşmeyi sonlandırmak için ahizenin konduğu kısım.

“… kendi konuşmasının ortasında almaç yatağına parmağını bastırır, telefonu kapardı.” (36)

Andaç: Yadigâr.

“‘DHA’ adını, ‘ondan kalan andaç,’ diye düşündü… (13)

B

Bekinmek: İnat etmek, diretmek. 

“Ben, bekinerek, bunun hiç önemli olmadığını anlatıyordum Renato’ya.” (55)

Bızdık: Ufak çocuk.

“Sen benim adımdan bile oyun çıkardın bızdık, değil mi?” (23)

Boşalmak: Dışarıya akmak.

“Bir ara karanlığın boşaldığını fark etti.” (40)

Burgu: Delik açmaya yarayan delgiye takılı sarma, yivli, keskin, çelik alet“Ne zaman baktımsa o gözlere burgular gelmiştir aklıma. 

“Karşısındakinin gözüne delik açacakmış gibi bakan bir çini mavisi.” (65)

C

Camlık: Camlı çerçeve ile bölünmüş yer

“Kopmak, bağlanmak kadar doğal değil mi? Diyor D.H.A., yalancıktan bir dükkânın önünde durup camlıktaki renkleri belli belirsiz algılayarak.” (71)

Canıtez: Aceleci.

“[…] canıtez davranarak kendi değişmezliğini sürdüregelmiş olduğunu düşünüyor[.]” (72)

D

Dağar: Hazine.

“Sövgü dağarından bir inci, ayıplık bir öykü ya da o anda yanlarında bulunanlardan birinin herhangi bir gülünçlüğü üzerine birkaç satır…” (9)

Delgi: Matkap, burada göz, bakış

“Denizden, güneşten, gizli bir güzellik pırıltısı edinmiş koyu kumral, karaya yakın koyu kumral saçlarının hâlâ yaş dağınıklığı altından çini mavisi delgilerini gözlerime dikerek sordu.” (64)

Devinmek: Bir cismin, bir noktaya göre, yeri veya durumu değişmek, hareket etmek.

“[…] belli belirsiz ışıkların devindiği karanlık bir sıvanın altında […]” (83)

Dönenmek: Olduğu yerde veya bir şeyin çevresinde dönmek.

“Bir şeylerin çevresinde mi döneniyordu?” (37)

Düşlem: Düş yoluyla beliren görüntü.

“Hastaneye girerken kendini kapıp koyvermişti bir karanlıklar dünyası-bekçiler-zebaniler düşlemine.” (37)

E

El devimi: El hareketi.

“D.H.A. bütün bu düşünceleri bir tek el devimiyle yok etti.” (36)

Eslek: Başkasının buyruk ve dileklerini yerine getiren, söz tutan, yumuşak başlı, itaatli, muti.

“… büyükleri karşısında hasta, eslek, uysal, saygılı bir çocuk olmalıdır.” (34)

Eşey: Cinsiyet, bir organizmanın dişi veya erkek olarak sınıflandırılmasını sağlayan görev, yapı ve karakter topluluğu

“Sevgi, istek, eşey daha bilmediğim şeylerdi o anda. Bilincimle bilmediğim şeyler.” (60)

G

Geçenek: Koridor.“Bir süre sonra da geçeneklere dalabildi.” (32)

“Geçenekte, babaannesinin komodini geçecek yer bırakmıyordu.” (82)

Gezmen: Gezgin, turist

“Panteon’a girdim. Çok gezmen yoktu. Besbelli Amerikalı bir delikanlı, oldukça hırpani kılığıyla kendini orayı gezenlerden saymadığını belli edercesine defterine bir şeyler yazıyordu…” (59)

Görü: Görme yetisi; dolaysız kavrama.

“… şiirleriyle ustasının dünyasını yüzlerce yıllık bir gelenekten estirdiği fırtına ile savuracak, kıyametin görüsünü ötelerden gelen sözlerle kuracak küçük Yohanna…” (57)

H

Haminne: Yaşlı ve saygı duyulan kadın. 

“… yok canım hem sen hiç yalnız kalmazsın ki ninen var haminnen var…” (46)

I

Imızganma: Uyuklama. 

“…biribirine karışan anıları, ımızganmaların, okumaların, ışık ya da ısınmaya ilişkin yanıkmaların, cıgara dumanının… (14)

K

Karaca: Rengi karaya yakın olan, esmer.

“Bir bölüğü ise karaca bir kalabalık[.]” (80)

Karasu: Bitkilere zararlı olan, toprak altından çıkan acı su.

“Yıllarca sonra, bu hisardan çok uzaklarda yazmağa başlayabilecekti bu karasuyu […]” (83)

Kargınmak: Lanetlenmek

“Bu iş için para almış olması onu her hıristiyan için kargınacak, aşağılık bir adam kılıyor; Yehuda bundan sonra da kendini öldürecekti.” (56)

Kepçecibaşı: Yemek dağıtan kimse.

“Yemeği dağıtan kepçecibaşılar, beklediği yerin karşısındaki koğuşların hakkını vermeğe başladı.” (34)

Küçükseyiş: Küçümsemek

“Her zamanki takılmalarında, beni küçükseyişinde, sesinin soğuk bir tınısı olurdu.” (61)

M

Moryeşilmavi: Parlama esnasında ortaya çıkan mor, yeşil ve mavi renk.

“… kapkara ya da moryeşilmavi parlamasını, başka yerde olmayan bu kokuları, …” (43)

N

Nanemolla: Üşengeç; güçsüz; sağlıksız. 

“Oysa İsabey, çocukluğumu başka türlü anlatırdı. Onun gözünde, şımartılan, nane mollalığa iyice yerleşen bir çocuktum.” (53)

O

Ondurmak: İyiye döndürmek, iyileştirmek.

“Önemli olan o acıyı, yeni bir güne engel olmasını önleyecek hızla atmaktır, yaranı ondurmaktır.” (73)

Ö

Öz (konuşma): “Kendine, kendi kendini” anlamlarında birleşik kelimeler türeten bir söz

“Öz konuşma ile sözcük ishalleri arasındaki benzerliklerin çokluğu karşısında nasıl bir ölçü bulunması…” (70-71)

R

Ruhçözümcülük: Psikanaliz.

“Kedibey, ruhçözümcülüğün en büyük bir yardımcısı olabilirdi[.]” (80)

S

Sanı: Sanma durumu veya sonucu, zan, zehap.

“[…] birtakım aldatıcı sanılar yaratmaktan öteye geçmediği gibi[.]” (78)

Sanrı: Uyanık bir kişinin, kendi dışında var sandığı ancak gerçekte olmayan olguları algılaması, yaşaması, varsanı, birsam, halüsinasyon.

“ İyisiiin? Soruları yarı sanrılar hâlinde geldi kulağına.” (15)

Sellemehüsselâm: Ulu orta, çekinmeden, destursuz.

“… ölümü geciktirmeğe çalışanların yeridir orası. Sellemehüsselâm girilmez.” (32)

Serkeşlik: Kafa tutma, başkaldırma, dikbaşlılık.

“Serkeşlikleri, tembellikleri, gönül ile kafa yetişimi…” (82)

Soğurmak: Emmek, massetmek, absorbe etmek.

“… seçikleştikçe orada bulunamayacağı belli olan, gene de resmin birçok öğesini soğuran bir imge…” (58)

T

Tamu: Cehennem.

“Tamu, beklenenin tersine işler …” (33)

Tansıyarak: Alay etmek, eğlenmek.

“Düşüncesinde sonraları handiyse tansıyarak izleyeceğim o aydınlığın, duruluğun, yalınlığın ilk örneğini -benim için ilk örneğiydi ya, belki kendi için de öyleydi- verdiği gündü o. 

Telek: Kuşların gövde, kanat ve kuyruğunda bulunan, uçma, örtü ve kuyruk telekleri olarak üçe ayrılan, çeşitli renklerde kalın eksenli tüy.

“Ama kanadının bir teleği kırık: Seken kuşlardan birinin işi.”  (41)

Tersinmek: Geri dönmek, rücu etmek

“Sonun, başın, ortanın birbirine karıştığını, anlamını yitirdiğini, tersinmez zamanın boyunduruğundan kurtulduğunuzu duyduğunuz bir gün gelir.” (69)

Tımar: Yara bakımı, inek hayvanlarının kıllarını, derisini temizleme, ağaç bakımı“Ama yüzüne değil, dirseğine bakmağa dikkat ediyor, annemden gördüğüm gibi yarasını tımara çalışıyor, ustalığıma kendim de şaşırıyordum.” (63)

Toslaşmak: Birbirine tos vurmak

“Beni sevmek istediği zamanlar, kendimi bildim bileli bunu yapardı, ‘gel, toslaşalım,’ diyerek.” (63)

Tozan: İncecik toz tanesi.

“Düşleri de, olanakları da son damlasına, son tozanına dek kullanmalı…” (73)

Tümce: Cümle. 

“…ne de o İngilizce tümcenin tarsısı çıkıyor usumdan,” (7)

U

Us: Akıl.

“…ne de o İngilizce tümcenin tarsısı çıkıyor usumdan,” (7)

“İsabey öldüğü gece, güzelliği usa getirmeyecek bir durumdaydı.” (61)

“Usundan geçirdiği her şey hem çok hızlı akıyor, hem çok bulanık.” (76)

Usanç: Usanma duygusu, bıkkınlık.

“Usancı, bezginliği bir an unutturan bir şey varsa…” (16)

Ussallaştırma: Herhangi bir işi veya davranışı akla uygun kılma, rasyonalizasyon.

“Aldatmayı, ihanet etmeyi pek güzel bir biçimde ussallaştıranlar?” (76)

Usyitiklik: Delilik.

“Hölderlin’in usyitikliğini dile getiren […]” (74)

Y

Yanıkma: Ateş.

“…biribirine karışan anıları, ımızganmaların, okumaların, ışık ya da ısınmaya ilişkin yanıkmaların, cıgara dumanının… (14)

Yeğin: Zorlu, şiddetli; baskın, üstün.

“Gerisini, pancurun ardından bile artık uyutmayacak kadar yeğin bir ışığın sızdığı saate getirdim.” (58)

Yeğinlik: Katılık, baskınlık.

“Portakalelma kokusu, o ölü kokuları, en diri yeğinlikleriyle yüzüne çarpıyordu kapıları açtıkça.” (82)

Yetişim: Öğretmen olabilmek için alınan mesleki eğitim derslerinin bütünü, formasyon.

“Serkeşlikleri, tembellikleri, gönül ile kafa yetişimi…” (82)

Yıldıramak: Şakımak, parlamak.

“…yeniden bir yerlerinden yıldıradı geçti.” (15)

Yılgı: Fobi.

“[…] bütün kaygıları, yılgıları, acıları, sona ermesinin sevinciyle bir dünya savaşı, sevinçleri, utançları […]” (82)