A-D

A

Acun: Dünya.

“Acun tasarımımızın çizgiye, biçime aktarılması çabasında ulaşabildiğimiz (belki) en yetkin ürünü.” (52)

Adların özgüllüğü: Bir ada özgü olan.

“Adların özgüllüğü yitirmesinin yanı sıra yaşadığımız çağın bir özelliği daha var…” (102)

Agora: Yunan klasik devrinde, sitenin yönetim, politika ve ticaret işlerini konuşmak için halkın toplandığı alan, halk meydanı

“Agorayı korumağa çalışıyor gibiler; evler zaten hem uzak hem kolayca korunabilir.” (138)

Ağaççık: Taflan gibi dalları dibinden başlayarak çatallanan küçük ağaç.

“Bir zamanlar, sıklığı, gürlüğü içinde yitip, bir sevişmenin başlangıcını yaşadığımız ağaççıkların, çalıların[…]” (64)

 “Ağaççıklarda yükselen alevler çalılıklar arasında sürünüp sıçrayan bir dokuya dönüşüyor.” (137)

Ansımak: Anımsamak.

“… komşunun bahçesinde tütmeğe başlayan bir maltız ateşinin ince dumanını görür gibi (durgun, dingin bir havanın orta yerindeki ince, kara, büksül düşü ansır gibi), bir küskünlük kokusunun gelip geçtiğini duyarız içimizden.” (47)

Apak: Bembeyaz

“…bu kara köpek, çakmak çakmak gözleri, apak dişleri, kocaman diliyle…” (100)

Apışlık: Pantolon ve donun ağ kısmı.

“Çırak, bugünün bir özelliği olduğunu anladığından bayramlık apışlığını bağlıyor.” (70)

Avantacı: Çıkarcı, beleşçi, bedavacı.

“Biraz düzenbaz, biraz avantacı tanrının, simgesiyle koruduğu evde çalışmayan kimse yoktur ama, bunların işe, çalışmaya bakışları değişiktir[.]” (73)

B

Bağa: Deniz ve kara kaplumbağaları ve kimi hayvanlarda vücudun tümünü ya da bir bölümünü koruyan boynuzumsu ya da kireçli örtenek, boğumlu kabuk.

“Kafatası sandığım, bağanın sırt parçasının içi.” (16)

Balıklama: Bir işe, bir duruma, bir harekete sonucunun ne olacağını düşünmeden girişmek.

“Peki, peki, tamam, kitabıma dalıyorum. Balıklama.” (90)

Başkalık: Alışılana benzememe.

“Bu ilişkiyi  çocuksulaştırmadani başkalığı eritmeğe, yok saymağa kalkışmadan yaşamış olmak koşuluyla…” (105)

Batur: Savaşlarda gücü ve yılmazlığıyla üstünlük kazanan veya yiğitlik gösteren kimse.

“Ejderle boğuşan baturlar, uygarlıkları aşan, uygarlıklararası bir izlek olarak, ne kadar çok şeyi simgeleyebilmektedir.” (58)

Binit: Binilecek taşıt veya hayvan.

“Parasını harcamağa gelenlerin binitlerini bırakabildikleri […]” (64)

Bireşim: Parçaların veya ögelerin bir araya getirilip bir bütün olarak birleştirilmesi.

“[…] gövdenizi tepeden tırnağa ürperten, ürpertebilen birtakım bireşimleri ossaat seçip donduran gözlerinizle[…]” (9-10)

“Sığırın, devenin çöküşü ile gökyüzünü ucunda taşıyan acun direğinin bireşimini başardığımız yer, biçim.” (52)

Birolum: Sevişme.

“[…] yaşayalım yaşamayalım gönlümüzden geçirdiğimiz her birolumun, her hazzın bir imi değil midir?” (11)

Bolarmak: Çoğalmak.

“Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolatırdı gönlümü.” (126)

Bolartı: Bolluk.

“Bir bolartı tansığı mı?” (11) 

Bölüntülü: Parçalı.

“Eren’in yüzü bölüntülü yüzlerden. Gözleri dağların bile ardını görür gibiyken ağzı hafif aralanır, gülümser.” (76)

Büksül: Tomurcuk

“… çok ağır, uçucu; hantal, büksül; yerden kopmağa hazır, havada düşen bir gövdeyse tek gereciniz, …” (46)

Cerbeze: Güzel konuşma

“Konuşmaları koyulaşınca adamın cerbezesi, hukukla, milletvekilliğiyle iyice sürtüşmüş hali, bizim Erenköylü Şevki beyi sildi attı.” (125)

Ç

Çalafırça: Gelişigüzel, durmadan resmederek.

“Çalakalem, çalafırça iş görmezler.” (54)

Çapavul: Akıncı

“… dağdan gelen çapulcunun, çapavulun çapulundan usumuzun en yetkin ürünlerinden birini belki de en yetkinini koyarız ortaya.” (52)

Çeki: Üzüntü, sıkıntı. 

“Çekiden erince giden bir yol var mı ki?” (56)

Çevrinti: Bir şeyin kendi ekseni etrafında sürekli dönmesi.

“Sonrası baş döndüren bir çevrinti.” (57)

Çıplanmak: Çıplak duruma gelmek, çıplaklık.

“Çıplanması ister daha az ister daha çok olsun […]” (76)

D

Daltaban: Yalın ayak (kimse).

“Çırak bakır rengi. Daltaban. Apış arasını örten bezi saymazsak çırılçıplak.” (69)

Derişik: Derişmiş olan, konsantre, seyreltik karşıtı.

“Acılara da, düşüncelere de, duygulara da, bir renk-im derişikliğinde, dönüyoruz bir daha.” (60)

Dermek: Bir araya getirmek, toplamak.

“Derdiğimiz kekikleri çamaşırlarımızın arasına yerleştirerek bavullarımızı kapamış, artakalan elmalarımızı yemiş, birkaç iğde de kemirmiştik.” (s. 29)

Devim: Hareket.

“[…] yanayı uzaktan uzağa bir kuşunkini andıran yüzüyle Jean’ın eğilip baktığı, devimi ağır bir hayvancık olsa gerek,” (15)

“[…] bir kasetten çıkan sesleri hem söze hem devime çevirmemiz gerekiyor […]” (78)

Devingen: Hareketli.

“Bilirim, kedi devingen bir yaratık[…]” (67)

Devinim: Hareket.

“[…] bırakın da biz bulalım sözle devinimin çakışacağı yere götürecek olan yolu […]” (78-79)

Dinlence: Tatil.

“İzin, dinlence, yalnız işinden, işyeri çevresinden sıyrılıp uzaklaşmak olmaktan, hanidir, çıktı.” (76)

Dirim: Hayat, yaşam, yaşama gücü.

“[…]örtündüğün bir çarşafın ılık, ak mutluluğunda bulacağım; dirim içimden çekilesiye…” (10)

“Ölmek bilmez taşlar arasında bunca ürkek, bunca yepelek dirim…” (39)

“Dirim, bir kez daha, açıkta, oracıkta, denizle karanın ara yerinde, kararsız gibi, başlayacaktır.” (55)

“Şimdiye dek hep dirimin, taşmanın, taşkınlığın, üremenin tortuları vardı bu gölgede.” (79) 

Direşken: Azimli.

“Koca kafası merakla oraya buraya dönerdi; direşkenliğini belli eder ama saldırmağa..” (16)

Doyundurmak: Tatmin etme.

“[…] çaya düşkünlüğümüzü doyundurabileceğimiz, yazı yazabileceğim bir yer olduğuna karar verdikti.” (20-21)

Duraksama: Duraksamak işi, tereddüt.

“‘Bu da nereden çıktı?’ diyorum. Duraksıyorum.” (90)

Düşlem: Düş yoluyla beliren görüntü.

“… bilginin, düşlemlerin, sözün, imgeye dönüşmesini görüyoruz.” (79)

Düzgü getirmek: Kural koymak, düzenlemek. 

“Durgun sıcak sessizlikte, tokyoların şapırtısı, kısık seslerimizin düzensizliğine düzgü getiriyor.” (35)