A-D (Puslu Kıtalar Atlası)

A

Abanoz: Koyu, parlak siyah renkli tahta.

“… üfürükçünün yüreği parçalandı ve kesesinden çıkardığı bir çift abanoz zarı ona verdi.” (158)

Adülkahır: Pembe çiçekli, otsu bir bitki.

“… adülkahır, kakule ve zencefil alan simsara …” (124)

Afyon ruhu: Yatıştırıcı olarak kullanılan afyon tentürü.

“[…] üç yaşına kadar afyon ruhuyla sızdırılan bu zavallı yavrucakta uykusuzluk illeti vardı.” (22)

“Tahta basamakları sersem sepelek tırmandıktan sonra odasına girdi ve afyon ruhu emdirilmiş kuştüyü yastıpa kafayı koydu.” (234)

Afyon sakızı: Haşhaş kapsülü çizildiğinde sızan, süte benzeyen, havayla temas ettiğinde yavaş yavaş koyu kahverengi bir renk alan sıvı.

“… ve gün boyunca afyon sakızı çiğnemesine rağmen esnemeyi bile başaramayınca bir gezginin Mağrip’ten kavanoz içinde getirdiği çeçe sineğine iki altın verip hayvana kendini sokturttu. (228)

Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül.

“Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)

Akçe: Küçük gümüş para.

“Hayır sahipleri ona fels, mangır, akçe ve altınları vermek için adeta yarışırken…” (96)

Aleyhillâne: Şeytan ve Şeytan’a uyduğu aşikar kişiler anılırken kullanılır. ‘Lanetlenmiş’ anlamı vardır.

“Civa buharından sersemleyen Bünyamin, bu çizgileri harf şeklinde gördü ve iblis aleyhillanenin tuğrasını çekti.” (202)

 Arap zamkı: Akasya, kitre, sütleğen vb. ağaçların kabuklarından sızarak donan, eriyiği yapıştırıcı olarak kullanılan, renksiz veya sarı kırmızımtırak renkte biçimsiz madde. Doğal kıvam verici madde.

“…öksürük şurubu şişesine doldurulmuş rakı ve biraz Arap zamkı aldılar. Barutu misketlerle birlikte bakır kutuya koyup kapağı deldiler, rakıyı zamkla karıştırıp ayırdıkları bir tutam barutun üzerine döktüler…” (61)

Arkebüz: 15. yüzyılda Fransa’da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah.

“[…] kâh bir filinta, kâh bir arkebüz namlusundan fırlayıp bordasının hemen her tarafına isabet etmiş sayısız kurşundu.” (15)

.“… iki kaşının arasında bir delik farkederek kırıp içine baktıklarında bir arkebüz kurşunu görmüşlerdi.” (76)

“Fakat Ordu-yu Hümayun metrislerinden, çakaralmazlar, misketler, arkebüzler ve karabinalardan atılan bir nice kurşun, havada ıslıklar çalarak…” (194)

Asesbaşı: Yeniçeri ocağındaki askeri görevinin yanı sıra başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı.

“Öyle ki asesbaşıya haber vermekle tehdit edilip yurtları olan dağa güç bela gönderildiler.” (117)

 “Bu enkazı geceyarısı ansızın basan asesbaşı ve adamlarıyla…” (192)

Ayranı kabarmak: Öfkelenmek, coşmak.

“Bu insafsızlık karşısında ayranı kabaran Bünyamin, Zülfiyar’a durmasını söyledi.” (173)

B

Balyemez: 5 ile 22 okka arasındaki Osmanlı topu.

“Bunu gören kâfirler kendi şâhi, darbezen, kolomborne ve balyemezlerine gülle yerine zincir, saçma, çivi ve cam parçaları doldurup ard arda ateşleyerek altta kalmak istemediler.” (194)

Bangırdatmak: Yüksek sesli bir gürültü çıkarmak.

“Biraz uzaklaştıktan sonra yerden ağır bir taş alıp kenefe var gücüyle fırlatarak tahta duvarı bangırdattı.” (18)

Barbut: Zarla oynanan bir kumar türü.

“Barbut oynarken zarları attığında […]” (21)

“Fiili livata esnasında aletlerine sürecekleri yağın bulunduğu kutucukları zar gibi yerde yuvarlayıp barbut oynayan bu adamlar, delikanlıyı tepeden tırnağa süzdüler.” (123-124)

“Dokuz aylık bir yolculuktan sonra dünya nüfusunu yarım gün besleyecek bir servet biriktirmiş olan tüccarlar, elli bir kumarbazın evlerine dağıldığı zaman her hanede bir barbut faslı başlar… “ (156)

Bareta: Başı korumak için giyilen metal veya plastikten yapılmış koruyucu başlık.

“[…] kırmızı baretasını çıkarıp aylardan beri ilk kez tatlı suyla elini yüzünü yıkamaya başladı.” (16)

Barka: Büyük sandal.

“Oysa topu topu iki barka ve bir kalyon kaptanıyla konuşmuştu.” (25)

Barkalonga: Küçük İspanyol savaş gemisi. 

“Hele hele Cezayir korsanları kadırga davulcularına, davulcular barkalonga dalgıçlarına, dalgıçlar ise pusula tamircilerine bu kör ve sağır kâşifin…” (188)

Başkarakullukçu: Osmanlı döneminde, yeniçeri ocağının bölüklerinde ve ortalarında, odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, bulaşıkları yıkamak, sobayı ve kandilleri yakmak vb. gibi görevleri olan er ya da küçük aşamalı çavuş.

“Olan bitene anlam veremeyen paşa, sözkonusu ateşi yakma görevini başkarakullukçuya devredip habercinin getirdiği meşin keseyi adama teslim etti.” (73)

Beşe: Başkan, ağabey. 

“Yeniçeri uyanıp öfkeyle hançerine davranınca da ona, ‘Kızma bana beşe! Sana tokadı atan ben değilim…” (191)

Bıcılgan: Tırnaklarda oluşan sulu yara.

“Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)

Bıçkın: Külhanbeyi, kabadayı.

“Gece yatacak çok sayıda külhan olmasına rağmen hemen hemen her bıçkınla kavgalı olduğu için yarenlik faslı Fener’de işlemezdi.” (15)

Bitimsiz: Sonu olmayan. 

“… Hint’te ve deniz canavarları diyarında bitimsiz pazarlıklar sonucu kazanılan onca para kaybedilmeye başlandığında…” (156)

Borda: Geminin veya kayığın yanı, alabanda karşıtı.

“[…] kâh bir filinta, kâh bir arkebüz namlusundan fırlayıp bordasının hemen her tarafına isabet etmiş sayısız kurşundu.” (15)

Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık.

“[…] yeniçeri börklerine, keçelenmiş kaftanlara sindi.” (33)

Bucurgat: Ağır yükleri çekmek için manivela ile döndürülen ve döndürüldükçe çekilecek şeyin bağlı bulunduğu urganı kendi üzerine saran çıkrık.

“Kovalamaca sürerken bucurgatın manivelasıyla oynayıp demiri mayna eden […]” (16-17)

Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka.

“Adamı işkence masasına yatırın, ama bukağıları önce domuz yağıyla sıvayın.” (204)

Burun otu: Buruna çekilen tütün, enfiye.

“Altına, paraya, pula, afyon ve burun otu kutucuklarına, […]” (42)

C

Cerahat: İrin.

“…hocalar ve kalfalar yeni gelen çocuklara düşman mektepteki meslekdaşlarının, sümüklü, yaralı bereli, cerahatli insanlar olduğunu, bir dua edip yüz kat küçülerek geceleri masum çocukların kalplerini yediklerini, sonunda kurbanlarının da onlar gibi ecinni taifesine karıştığını sır veriyormuşcasına anlatırlardı.” (57)

Ciharyek: Zarla oynanan oyunlarda zarlardan birinin dörtlü, öbürünün birli düşmesi. 

“Uygunsuz bir ciharyekle rüşvetlerinin izi silinen memurların hali ise bir başkaydı.” (164)

Cürmümeşhut: Suçüstü. 

“Bünyamin ürpermişti, çünkü kolu kavrandığı an bir cürmü meşhut olayı yaşanacağını sanmıştı.” (171)

Cüz kesesi: Eskiden mahalle mektebine giden çocukların alfabelerini ve Kuran cüzlerini koydukları, boyna asılan, kumaştan yapılma kese.

“Cüz keselerinde birer humbara, çakmak ve kav vardı.” (65)

Ç

Çağanak: Zilli tef.

“Sonunda abanoz zarlar, cümbüş, çalgı, çağanak ve davul sesleri eşliğinde belirtilen sayı kadar atldı…” (159)

Çakaralmaz: Basit, ilkel tabanca.

“Fakat Ordu-yu Hümayun metrislerinden, çakaralmazlar, misketler, arkebüzler ve karabinalardan atılan bir nice kurşun, havada ıslıklar çalarak…” (194)

Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı.

“[…] en şiddetli soğuklarda bile yalınayak dolaşıp baldırlarını açıkta bırakan diz çakşırıyla Kostantiniye’nin yedi meydanında ve yetmiş iki külhanında topuk gösterirdi.” (16)

Çam sakızı: Çam ağacından çıkarılan reçine, acı sakız, bedük.

“… tuttuğunu koparacak kadar azılı, çam sakızı kadar yapışkan ve cıva kadar çevik olan bu çocuklar…” (212)

Çeçe sineği: Uyku hastalığı yapan sinek.

“… ve gün boyunca afyon sakızı çiğnemesine rağmen esnemeyi bile başaramayınca bir gezginin Mağrip’ten kavanoz içinde getirdiği çeçe sineğine iki altın verip hayvana kendini sokturttu. (228)

Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul.

“[…] çekül doğrultusunu çoktan kaybetmiş ahşam evlerin arasındaki yılankavi yollara daldılar.” (18)

Çeşmişbülbül: Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleriyle bezenmiş cam işi. 

“Rakılar çeşmibülbüllerden billur bardaklara kondu…” (170)

Çıngar çıkarmak: Gürültü, kavga çıkarmak.

“Galata’da hem yatacak külhan yoktu, hem de Gülletopuk nam kalyoncuyla çıngar çıkarma tehlikesi vardı.” (15)

Çiftenara (Çifte nağra): Birbirine bağlı küçük iki dümbelekten oluşan çalgı.

“… hepsi de kör olan müzisyenler tambuların tellerine vurmaya, çiftenaraları dövmeye başladıklarında…” (170)

Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş.

“Üstüne zarların atıldığı çuhayı da bir hareketle kaldırınca ceviz sehpanın teneke kaplı olduğunu gördü.” (167)

D

Dalkılıç: Kılıcını çekmiş olarak.

“…tüfenk ateşi altında dalkılıç Tebriz surlarına saldırdığı bahsine gelinince,…”(58)

Damlalı: Gut hastalığı ya da damla hastalığı. Metabolik bir eklem rahatsızlığıdır.

“Efrasiyab’ın gazabı o kadar korkunçtu ki, köründen kötürümüne, inmelisinden damlalısına kadar bütün dilencilere kan kusturmaya başlamıştı.” (116)

Darbezen: Dövücü top.

“Bunu gören kâfirler kendi şâhi, darbezen, kolomborne ve balyemezlerine gülle yerine zincir, saçma, çivi ve cam parçaları doldurup ard arda ateşleyerek altta kalmak istemediler.” (194)

Darçın: Tarçın.

“Darülfülfül, kebabe ve darçın satan tüccar …” (124)

Darülfülfül: Uzun biberin öğütülmesiyle elde edilen baharat. 

“Darülfülfül, kebabe ve darçın satan tüccar …” (124)

Demkeş: Dem çeken, güzel ses çıkaran.

“Sihirbaz, gözleri bağlı olarak taburede otururken, çırağı, demkeşlerden aldığı çakmak, afyon kutusu…” (189)

Devletlû (Devletli): Osmanlı Devleti’nde paşa, verzir gibi devlet adamlarına verilen unvan.

“… şehzade olduğunu bildiğini ve devletlû babasının düşmanları tarafından kiralandığını düşünüyordu.” (59)

Dirim: Yaşam gücü. 

“Oysa Büyük Efendi hissettiği sıkıntıyı biraz deşseydi, iktidarın acizlik, güçsüzlüğün ise dirim çağrışımlarıyla yüklü olduğunu fark edecek…” (148)

Dolama:  Tırnak etrafındaki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş.

“Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)

Dubara: Oyunda, atılan zarlardan ikisinin de iki benekli yüzünün üste gelmesi. 

“… üstüste iki talihsiz dubarayla sadakalarına elveda diyen dilenciler bildik dualarını okuyorlardı.” (164)

Düka: Bir tür Venedik altın akçesi.

“[…] Alibaz’ın entarisinin içinden yerlere Venedik dükaları, İspanyol kuruşları, esedi altınlar, zolota ve mangırlar dökülmeye başladı.” (18)

Düztaban: Uğursuz (mecaz anl.)

“… bazıları ise suçu düztabanlara yüklüyordu.” (157)