A-D (Öyle miymiş?)

Acûzecik: (<Ar.+T. cik) Huysuz, yaşlı kadın.

“Bir ıssızda, bir unutulmuşta, bir eski kulübedeki zavallı acuzeciğin kimse hayatına, yediği kuru ekmeğe, lahana çorbasına ve lapasına, sobasının bitmez isine pasına, elinin yarıklarına…”  (110)

“…Bizim çıkamadığımız yerlere hop diye çıktılar, hatta acuzeciklere de yardım ettiler…” (156)

Agâh: (<Far.) Haberi olan, haberli, haberdar

“ Şunu bilmek lazım: bizi bilmeyen yok, bizi adam yerine koyan yok, her şey ortada, sadece sen bunlara agah değilsin”(62)

Eskiden dünya büyük insan küçükmüş, nerdensin denince söylenene kimse agâh değilmiş.” (118)118)

Agâh ol-: Haberdar olmak.

“… Spinoza’nın dediği sana malûm mu olmuş, onun çektiğine agâh olabilir miymişsin…” (109)

Ağaçkakan: Serçegillerden, gagasıyla ağaçları oyabilen ve ağaç kurtlarını yiyerek beslenen, uzun gagalı kuş (Picus).

“Ağaç olsan, ağaçkakan deler…” (175)

Ahret: (<Ar.)  Ahiret.

“Şimdi biraz da ahret mi kazansın?” (167)

“…Dünyaya orada doğrultulmuş ahret aynası biraz buğulu ve kırık da olsa işte olacağı gösteriyor..” (178)

Ahsen-i Takvim: (<Ar.) En güzel yaratılış. 

“Elindeki dört yüzlü kemiği ile eşref-i mahlûk, ahsen-i takvim, kıvamların kıvamıdır.” (8)

“Ahsen-i takvim sen misin?” (175)

Akleylek: Leyleksiler (Ciconiiformes) takımının leylekgiller (Ciconiidae) familyasından bir kuş türü. Uzunluğu 53-63 cm. Kendi ak olup kanatları karadır. Gaga ve ayakları kırmızı olur. Kuzey Afrika, Avrupa, Güney Asyada sulak yerlerde yaşar. (Ciconia ciconia).

“Dere kumruları, saksağanlar, akleylekler” (23)

“…Ak leylek hadi vakit tamam 35 enlem güney 42 derece Mısır rotası hadi yola revan bakalım, kanadını fazla germe, hah işte öyle.” (173-174)

Aksöğüt: Söğütgillerden, nemli toprakları seven, söğüt türleri içinde en fazla boylanıp 20 – 30 metreyi bulabilen, memleketimizde en çok rastlanan bir söğüt türü. (Salix alba).

“Aksöğütler, süpürge çiçekleri, buhurumeryemler” (19)

Akşamsefası: İki çeneklilerden, gece açan küçük kokulu çiçekleri olan, otsu bir bitki, gecesefası. (Mirabilis jalapa).

“Zakkum kokuları, ökseotları, akşamsefaları” (25)

“Akşam nihayet yaklaşıp gün kararınca fıskiler, hortumlar, akşamsefaları ve cırcır böcekleri… (53)

Alaçık: Üzeri dal veya hasırla örtülen çoban evi, tarla, bostan, bağ kulübesi, çardak.

“Şehirlerde derme çatma bir düzen, alaçık evler…” (130)

“…Sonra bu ıssızlığa kıraç toprağa ve yıkık dökük ya da alaçık yapılmış evlere bakıp ‘ed-dünya cifetün ve talibüha kilâbun’ deme yurdu imiş.” (155)

Alaz: Alev.

“Sonbahar güvez renkleri, kızıl hünnabî tonları ile her sönüş gibi son alazın resmine bir bakan olursa diye manasını katarak ve sade güzel bulunmasına, önünde gülümsemesine şaşarak geçiyor.” (187)

Ale’d-devam: (<Ar.) Sürekli.

“Böylece de dengesini kaybetmez, baş aşağı düşmez, bu garip semaında şaşalamadan hep aynı kıratta aleddevam seyredermiş.” (152)

Alıç: Hünnapgillerden, kırlarda kendiliğinden yetişen, hekimlikte ve boyacılıkta kullanılan, sert odunlu bir ağaç, gövem eriği, geyik dikeni, akdiken (Crataegus monogyna)

“Alıçta mı, alıç mı, alıç kalbe iyi gelir derler alıçta mı?…” (146)

“Alıç dışarıda kalıp kuruyor…Alıç kendi diye bir şeyin olmadığını o vakit anlıyor, hiç’likten hiç olduğunu anlayan değil bunu söyleyen memnun oluyor.” (188)

“Hiç değilse kestane kebabı, yerelması, alıç var, sumak, taze kekik ve Çanakkale domatesi var…” (190)

Âmâ’î: (<Ar.) Körlük, karanlık.

“Karşılığı beyaz olmayan o ilk büyük âmâ’î mutlaka?” (51)

Anâsır: (<Ar.) Unsurlar, bir bütünü meydana getiren parçalar.

“… kulelerin dikilip taşların anâsır dizildiği …” (16)

Anber Ağacı: Baklagillerden, akasya cinsi kışın yaprağını döken boylu bir çalı veya birkaç metre boylanabilen dikenli küçük bir ağaç. (Acacia farneciana).

“Anber ağaçları, çoban dikenleri, su sümbülleri” (38)

Anca: Ancak.

“Âlimler insanı süründürüyor, vermiyorlar, çünkü çok az, vermiyorlar, çünkü anca kendine bir hâle kurmaya yetecek bir tülleri değil tülbentleri var…” (193)

Angut: Ahmak, sersem, akılsız, dangalak, angıt.

“Düşünmüyor ki hocası bile biat ve bol miktarda kapı tıkırtısı istiyordu, hoca bile asistanını angutundan seçti.” (184)

Antikite:  (<Fr. antiquité < Lat.) Eski Çağ.

“…Diyonisyen âlemlerde eğlence bitmiş, baş döneceği kadar dönmüş, yeni günah bile kalmamış işleyecek, akıl çalıntı, hikmet ödünç, günah taklit ve cezbesiz, seccadeyi ıslatmayacak ya da ısıtmayacak bu alınla biz ne yapalım?” diye antikite sonrası dünyanın bakiyesine küsülü kalmışlar.” (113)

Ârâm: (<Far.) Dinlenme.

“İçimdeki sese bir ârâm veremedim.” (185)

Ardıç: Kozalaklılar sınıfının çamgiller familyasından, yapraklarını kışın da dökmeyen, çeşitli türleri bulunan ağaç veya ağaççık. (Juniperus).

“Kır böcekleri, ardıç kokuları, bal ve akik sarıları” (11)

Arı Kuşu: Arı kuşugiller familyasından merops cinsini oluşturan, temel besinleri arılar olan kuş türlerinin ortak adı.

“Turnalar, arı kuşları, sabunotları” (17)

Arsızlık: Utanmazlık, yaramazlık.

“Dünya da ekonomi gibi arsızlık üstüne ve buna sebep dönüyor.” (169)

Aşikâr: (<Far.) Açık, meydanda, gözle görülebilen, belli, ayan, vâzıh, bâriz.

“Dışarıya şimdilik bir tehlike işareti vermediğim aşikardı.”(92)

Atkestanesi: At kestanesigillerden, 15-30 metre yüksekliğinde, geniş yapraklı, çiçekleri kokulu bir ağaç, Hint kestanesi. (Aesculus hippocastanum).

“Yani daha sokağa çıkmamış, şöyle bir boy insanlar, kediler, ıhlamur ağaçları, atkestaneleri, keçiler, ateşböcekler…” (29)

Avâm-ı Nâs: (<Ar.) Sıradan halk tabakası. Sıradan insanlar.

“Arkadan gelen azizler hep yüksek yerlere avam-ı nasdan kaçıp yerleştilerse de…”  (104)

Avâm-perest: (<Ar.+Far.) Alt tabakaya tapan.

“Ama insan bu, bu nabızgir, bu avamperest hem de bulunduğu bu sefalet fideliğinde ancak kendi dediğini yine kendi dinlermiş.” (119)

Avurt:  (<ET. aḏurt; kökü belli değildir) Yanakların iç kısmındaki boşluk. 

“Kim az evvel kahkahadan içeri girdi, kim avurt arasında saklandı, iki kaşın arasında gezinen gölge kimdi…” (96)

Ayan olmak: (<Ar.) Görünür hâle gelmek, belli olmak, açıkça meydana çıkmak.

“Nerde olup ne yaptıkları sanki onlara daha yeni ayân olmuş.” (141)

Ayçiçeği: Birleşikgillerden, sarı renkli çiçeği çok iri olan, yurdumuzda çok yetiştirilen bir bitki, günçiçeği, günebakan, gündöndü, günâşık. (Helianthus annuus).

“… ayçiçekleri yüzlerini hürmetle döndü …” (26)

B

Bağrın-: Bağırıp durmak.

“Herkes birden üzülse ve bağrınsa bir anda…” (188)

Bakla: İri tâneleri kabuksuz olarak veya fasulye gibi yeşil kabuğu ile pişirilip yenen, yurdumuzda çok bol yetişen besleyici bitki.

“…Bütün bu seyirlik ve hayatta olmanın tadı nisanı beklemeden çıkagelen baklanın üstüne yağan dereotu gibi her şeyi kaplayınca bazı yüzlere âşina bir dile gelişle göçmen kuş gibi gelip gene aynı sofraya konan bezelye tanışıklığında iri iri bakıyordu.” (63)

Bakla Kırı: Beyazı çoğalmış, beyazlamaya yüz tutmuş (saç vb.)

“Bakla kırı bir süvari ile gezer güreşmeyi de bilirmiş.” (134)

Baküs: (< Bacchus) Antik Yunan’da Şarap Tanrısı (bağ bozumu tanrısı) olan Dionysus’un Latince versiyonudur.

“İnsan işte kemiklerini bulduğu kadarı ile baküs gibi eline alıp ruhunun yanına gidecekmiş.” (123)

Baştankara: Ötücü kuşlar takımının baştankaragiller familyasından, Kuzey Afrika, Avrupa ve Asya’da yaşayan, böcek yiyerek tarıma yararlı olan, oldukça kısa, güçlü ve sivri gagalı, çeşitli renklerde olabilen bir tür kuş. (Parus major).

“Su turnaları, çapkınlar, baştankaralar” (30)

Bayır Turpu: İri bir tür turp (Cochlearia armoracia).

“Şimdi cips yiyen hışır, bayırturpu dişleyen atasını anlar mıymış?” (151)

“Ah nankör, yerin patatesini turpunu şalgamını ye ye sonra da az değil mi , yerken iyi mezara girerken, bayırturpu da seni yerken kötü değil mi…”  (175)

Begonvil: (<Fr.) Akdeniz bölgesinde yaygın olan, beyaz, kırmızı, pembe, turuncu renklerde çiçekleri olan bir bitki.

“… begonviller salkım salkım kime sarılıp da tırmanacağını …” (26)

Belle-: Tanımak, öğrenmek.

“ ‘Aslana hamle ceylana korkmak yaraşır,’ diye ben de belledim.”  (183)

 Ber-hayat:  (<Far.+Ar.) Hayatta, canlı, sağ, diri.

“O büyük muzdarip berhayat iken…” (104)

Bermuda: (<İng.) Dizlere kadar inen dar ve kısa pantolon.

  Hep bir sorusu vardı, nereye, ne yapılacak, kimle, gidilmiyor mu, neden, kayık, vapur, ada, deniz, piknik, şişme bot, bermuda…” (75)

  Beşbıyık: Muşmulanın adlarından biri.

“Beşbıyık mı?” (147)

Bıkın: Omurga, bel.

“O da bilmiş gibi bir akşam saati çıkmış taşın sekisine, belini bıkını da o kıvrım kıvrım ihramı ile çaprazdan sarıp …” (111)

Biberiye: i. (<Yun. piperia) Akdeniz çevrelerinde çok bol yetişen, ballıbabagillerden, mâvi çiçekli, yaprakları küçük, kalınca ve kokulu, hekimlikte ve ıtriyatçılıkta kullanılan bir bitki. (Rosmarinus officinalis).

“Bir yaz akşamı kilise bahçesinde gezen ve o isli kokudan dışarı taşan ile bahçedeki biberiyeleri koklayan çocuk etkilenirmiş.” (112)

Bî-gâne: (<Far.) Yabancı.

“Bilemiyorum, otuz üç yıl ve memurluk ve istikrar dünyama bigane idi…” (88)

“…Etraf bütün duyulana bigâne iken içeride kazına kazına yola açan her dize ve düşünceyi acıya rağmen ele vermeden içinde tutmak, onlarla çevrenin uğultusuna karşı gitgide sessizleşen bir içeri ile yaşamak.” (162)

Biteviye: (<ET. büt-mek “sona ermek”ten *bütegü > *bütevü > bitevi, yönelme hâli ekinin kalıplaşmasıyle bitevi+y+e) Durmadan, boyuna, sürekli olarak, aynı şekilde, birteviye, muttasıl.

“Onların anlattıkları zaman, ve onda olan biten yapılan, görülenler değil, biteviye bir konuşmaydı.” (87)

“Şehirlerde derme çatma bir düzen, alaçık evler, her yanda bir grilik ve tuhaf biteviye bir ince gürültü varmış.” (130)

Bombe: (<Fr.) Ortası kabarık olan, şişkin

“Halinden en taşan, ayakkabının altında tıkırdayan, kravatın ucundan damlayan, eteğin belinden iki yana bombelenen bir dertti.”(78)

Buhurumeryem: Çuha çiçeği cinsinden, çiçekli, kokulu, diğer kokulu bâzı bitkilerle karıştırılarak buhur suyu denen güzel kokulu suyun elde edilmesinde kullanılan bitki; tavşan kulağı, siklamen.

“Aksöğütler, süpürge çiçekleri, buhurumeryemler” (19)

C

Calzone: (<İng.) İnce ve kapalı bir İtalyan pizzası çeşidi. 

“…işte böyle böyle dünyayla barışmalı, pizzayı calzoneyi aracı yapmalı, hamuru soğutmadan kıvırmalı…” (95)

Can eriği: Genellikle yeşilken yenen sert, sulu bir tür erik. 

“Bahar gelip soba kaldırılınca, soba boruları bahçede kurumların-dan iyice silkelenip gazete kâğıtlarına sarılıp göz görmez bir yerlere saklanınca ve can eriği tuza değince, diş kamaşıp göz çileğe kayınca…” (63)

Cehl: (>Ar.) Bilgisizlik, bilmezlik, câhillik, cehâlet.

Kendinden ve yaşantısından “Hikâyeler” diye bahsedenin bir fikre, bir cehle de hayat adanacağı…” (134)

Cendere: (<Far.) 1. Sıkıştırma işinde kullanılan makine, baskı makinesi, pres. mec. İnsanın üzerine baskı yapan sıkıcı yer veya durum.

“Okul ise talep halindeki tırmalayıcılığı ve patırtısı ile içinde kendimi belli etmeden zor durup canımı dışarı dar attığım bir cendereydi.” (80)

Cezbesiz:  (<Ar.+T. siz) Allah’ın, kulunu mânen kendisine çekmesinden doğan coşkunluk, kendinden geçme ve istiğrak hâli.

“Diyonisyen âlemlerde eğlence bitmiş, baş döneceği kadar dönmüş, yeni günah bile kalmamış işleyecek, akıl çalıntı, hikmet ödünç, günah taklit ve cezbesiz, seccadeyi ıslatmayacak ya da ısıtmayacak bu alınla…” (113)

Cıncık: Bilye, misket.

“Şehirli kısmı misket, köylü kısmı cıncık der.” (7)

Cırcır böceği: Geceleri kırlarda öten, kahverengi, iri başlı, kısa kanatlı, ön kanatlarını birbirine sürterek ses çıkaran, 2 santim uzunluğunda kazıcı böcek, cırlak.

“Akşam nihayet yaklaşıp gün kararınca fıskiler, hortumlar, akşamsefaları ve cırcır böcekleri…” (53) 

Cinnet-perver: (<Ar+Far.) Deliliği seven.

“insan olmakla olmamak, katil olmakla kedi seven olmak, cinnetperver olmakla olmamak arasını…” (73)

Culuk: Hindi.

“Orada eşelendikçe ve kendininkini saklamaya çalıştıkça hüner sergiliyorum, zahmet ediyorum zanneder, bakan var mı diye de culuk gibi etrafı nazarlarmış.” (151)

Cüdâm: sıf. (<Ar.) Sefil, kötü, beceriksiz kimse.
 Diyorlar ki Batı felsefesi tarihine ahlaksız ama ahlakçı Russell en adam olanları koymamış da cüdamları koymuş.” (101)

Cüsse: (<Ar.)  Gövde, vücut, beden, kalıp. 

“Kütüphanede gördüğüm, sırtları bazısı şömiz cildi ile parlak, bazısının cildi solmuş bordo, kırmızı, mavi hatta sarı renkte benim alıştıklarımdan başka cüssede kitaplar yan yana öylece duruyordu.” (58)

Ç

Çakar: Genişliği on, uzunluğu yaklaşık iki yüz elli kulaç olan balık ağı.

“… gelincik balığı çakarların arasında uykuda mı acaba …” (33)

Çalı Bülbülü: Serçegillerden, güzel öten, küçük bir kuş, ötleğen, bayır kuşu. (Sylvia communis).

“Çalı bülbülleri, kumkuşları, kervan çullukları” (27)

Çala: Bâzı isimlerin başına gelerek bir işin gelişigüzel, rastgele, çabucak veya aşırı derecede yapıldığını gösteren zarf öbekleri yapar.

“Hayatı göz ucu ile bir çala okurmuş…” (127-128)

Çan Çiçeği: Çan çiçeğigillerden, süs bitkisi olarak ekilen ve çiçekleri çan biçiminde olan bir bitki cinsi, meryemanaeldiveni, boru çiçeği. (Campanula medium).

“Kum zambakları, kar sümbülleri, çan çiçekleri” (32)

Çapari: (<İtal.) İğnelerine yem yerine tavuk, martı vb.nin tüyleri bağlanan, istavrit, uskumru, kolyoz gibi göçmen balıkların avlanmasında kullanılan, bir gövde üzerindeki on – on beş iğneden ibâret bir nevi balık oltası.

“Dikenle ve mayıs başında kokusunu iyice salan zeytinin işe yaramaz kardeşi iğde ile, kaya balıkları ve karışıp duran çapari ile, lastiği hemen bozulup aşağı düşen çorap ve bağcıkları simsiyah lastik ayakkabı ile incir ağacı ve limon ile ekmeğin kabuğu ve sonsuz muhabbeti peynir ile ve sütün sezemediğim boyumu uzatmayan faydası ve içine konulan kakaonun hemen topak topak oluşu ile mübarek denen patatesin alamadığım duası ve çoban salatası ile… dosttum.” (54)

Çapkın (yalı çapkını): Yalıçapkınıgillerden, su kıyılarında yaşayan, sırtı mavi ve yeşil, karnı pas rengi bir kuş, emircik, iskele kuşu. (Alcedo atthis).

“Su turnaları, çapkınlar, baştankaralar” (30)

Çayırdüğmesi: Sanguisorba türlerine verilen genel ad. Otsu, çok yıllık ve pennat yapraklı bitki.

“Çayırdüğmeleri, çobanpüskülleri, karakavaklar” (36)

Çiftlik Çuprası: (<Yun. tsipura) İzmaritgillerden, karagöz balığına benzeyen, kemikli, eti çok lezzetli, makbul bir Akdeniz balığı, çupra.

“Mecbur kalacakmışsın iyiliğe, amma o vakit de artık iyiliğin kıymeti kalmayacak çiftlik çuprasına dönecekmiş.” (142)

Çiğlik: Yersiz ve yakışıksız davranış.

“Halkın gözünde birinin elinin ürettiği ile kazandıkları bile harammış, yapıp ettiği ile ortaya gelişi bile çiğlikmiş.” (105)

Çoban Dikeni: İki çenekliler sınıfından, boş arâzilerde görülen, gövdesi toprak üzerinde yere yatık olarak uzayan, küçük, açık sarı çiçekli bir yıllık otsu bitki, demir dikeni. (Tribulus terrestris).

“Anber ağaçları, çoban dikenleri, su sümbülleri” (38)

Çoban Kaldıran: Bir veya çok yıllık, dikenli, soluk pembe çiçekli ve otsu bir bitki. (Compositae).

“Çoban kaldıranlar, erguvâniler, ah o kuşlar, kuşlar” (21)

Çobanpüskülü: 1-3 m. Boyunda, kışın yapraklarını dökmeyen, yaprakların kenarı dikenli dişli ve meyvesi parlak kırmızı renkli, çalı görünüşünde bir bitki. (İlex colchica).

“Çayırdüğmeleri, çobanpüskülleri, karakavaklar” (36)

Çolpa: Beceriksiz, eli işe yakışmayan.

“…Antarktika’nın ödü kopsun madem insan bir şey değil, bir midesi, iki çolpa eli, bir de iş görmeyen alınsa da zarar etmeyen safra kesesi var…” (171)

Çuha Çiçeği: İki çeneklilerden, çok yıllık, değişik renkli çiçekleri ve rozet yaprakları olan, dere kenarlarında da yetişen bir süs bitkisi, onbiraylık.

“Ben de imreniyorum o kadının girdiği eve, kapalı balkonuna, çuha çiçeklerine, çelik tencerelerine, koltuk ve kanepelerine en çok da orada olabilmesine imreniyorum…” (187)

Çul: Elbise.

“Ne zaman ‘Dert’ desem önümdeki ekmek ve sırtımdaki çul gösterildi, bunlar vardıysa ki vardı acıdan utanmalıydı.” (164)

Dâğ-ı Derûn: (<Far.) Gönül yarası.

“…Herkes aslında biliyor ki cehennemin yâr ü hem-demi iken böyle yüreğe akıbeti dâğ-ı derûn yapmak iki nefes arası tebessüm getirmiyor.”  (183)

Defne Ağacı: Defnegillerden, her mevsim yeşil kalabilen, güzel kokulu ve yapraklarının kullanım alanı oldukça geniş olan bir çalı veya ağaç türü. (Lauraceae)

“Kır yolları ve defne ağaçları, yüksük çiçekleri, küçük su birikintileri ile anılsam, adım kaybolsa…” (161)

Dem-Beste: (<Far.) Nefessiz.

“Fodla yiyen bile öyle dem-beste değilmiş.” (151)

Derk-i Esfel: (<Ar.) En derin yer.

“Hareketsizlik, kıpırtısızlık bir anda kâinatın derk-i esfelini bulduracaktı.” (169)

Dessas: (<Ar.) Karşısındakini hîle ve düzenle aldatmaya çalışan (kimse), hîlekâr, entrikacı.

“… Çarmıha gerilen de o dessas müzevir imiş…” (9)

Diken Ardıcı: Meyveleri kullanılan bir ardıç türü; katran ardıcı. (Juniperus oxycedrus).

“Kuş iğdeleri, diken ardıçları, kevenler” (43)

Dil: (<Far.) Gönül, yürek.

“Kani yad-ı lebinle hûn-ı dil nuş ettiğim demler… ”  (91)

Dit- : 1. (Yün, pamuk vb.ni) Lif lif ayırıp kabartmak. 2. Parça parça koparmak, çok küçük parçalara ayırmak.

“Beni de sevin, kurtuluş budur,” demiş daha da fazla ditmemiş.” (105)

Döngel: Muşmulanın adlarından biri.

“Döngel mi?” (147)

Durian: Durio cinsine ait birkaç ağaç türünün meyvesi.

“…Bilmedik bir şeyden bahsolunmuyor, durian denmiyor ya incir üzüm deniyor.” (156)

Dü-gâh: (<Far.) müz. dügâh makamı.

“…Sıralı güftelere lezzetsiz bir Dügâh ile katılırken hafif bir iç sıkıntısı içini ezmedi değil…” (173)